AB’nin 2025 yılı Türkiye Raporu 4 Kasım günü kamuoyuna açıklandı. Haber bültenlerinde değinilmediği gibi iç siyasette de en ufak bir kıpırtı veya polemik yaratmadı.
Bu yılki raporda yer alan tespitler, standart ve hepsini Türkiye halkının günbegün yaşadığı deneyimlerin bir kısmından ibaret. Hukuk devleti şey olmuş, insan hakları şey edilmiş, ifade özgürlüğü biraz şeymiş filan. Hani utanmasalar ‘otoriterleşme eğilimleri’ falan da diyecekler.
114 sayfalık raporda dış politikadan güvenliğe, ekonomiden çevreye, enerjiden ulaştırmaya kadar Türkiye’nin bütün sektörlerindeki gelişmeler gözden geçiriliyor. Bazı konularda övgüler de yok değil. Türkiye’nin işleyen piyasa ekonomisine yüksek uyum düzeyi ve sağlam makro ekonomik politikalarından söz ediliyor.
İnsan o satırları okuyunca aklına Kibar Feyzo filmindeki replik geliyor: “AB bizimle eğleniy!”.
Raporun etkisizlik ve isabetsizliği harmanlama konusundaki başarısı takdiri hak ediyor.
Gelinen bu trajikomik noktanın sorumluluğu bir tarafa ait değil. Türkiye Yeni Osmanlıcı ve alabildiğine baskıcı bir sömürü düzeninde yol kat ederken, Avrupa Birliği de emperyalizmin bir savaş ve sömürü aygıtı olma rolünü iyice benimsemiş durumda. Avrupa’nın Türkiye’den beklentileri belli.
Birincisi, Geri Kabul anlaşmasıyla güvence altına alınan sınırlarda göçmen bekçiliği. İkincisi Gümrük Birliği mekanizması sayesinde AB sermayesine ucuz girdi sağlayan organize sanayi sitesi yöneticiliği. En yenisi ve üçüncüsü ise AB’nin bir saldırı gücüne dönüşmesine insan ve ürün tedarikçiliği.
Kimsenin işsiz kalmasını istemeyiz elbette ama bu beklentileri sağlama almak için, onlarca Avrupalı memuru istihdam etmeye ve 114 sayfalık rapor yazmaya hiç gerek yok.
Akepe/Mehape düzenini ayakta tutmak yeterli. Bunun için de ellerinden geleni yapıyorlar zaten.