SEYİT TOSUN
Cumhur ittifakının ‘Türk-Kürt-Arap ittifakı’ ve ‘bir Kürt bir Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı’ çıkışlarına CHP lideri Özgür Özel, “Türkiye’ye ümmetçilik mezhepçilik üzerinden bu coğrafyada hesap yaptırmayız” sözleriyle tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Çıkmış bizi ümmetçilikle suçluyor. Ya Allah aşkına, ümmetin dirliğini, birliğini, beraberliğini savunmak ne zamandan beri suç oldu! Tabii bunlar ümmet bilinci nedir bilmezler” dedi.
Özgür Özel’in çıkışı sadece iç politikaya dair bir jest değil; Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve siyasal rotasına dair çok önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Çünkü bu ülkede artık şu soru hayati önem taşıyor: Türkiye hangi medeniyetin parçası?
Laik-demokratik Batı mı? Yoksa mezhepçi, otoriter, kimlikçi bir Doğu mu?
Bu soru, sadece kültürel değil, doğrudan bir varoluş sorusu hâline gelmiş durumda.
Türkiye’nin 1923 devrimi: Doğu’nun Fransız devrimi
Batı için Fransız devrimi, sadece monarşinin yıkılması değil; çağa uygun yeni bir toplum sözleşmesinin yazılmasıydı. Ana ve birleştirici sloganları da ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ti.
Geriden gelen Doğu içinse 1923 Türk devrimi, benzer bir anlamı taşıyordu.
Müslüman nüfusun çoğunluğu oluşturduğu bir ülkede ilk defa, inanç ve kimlik ekseninden çıkıp, hukuk ve eşitlik temelinde bir modernleşme yürüyüşüne başlandı. Batı’da Fransız Devrimi ile başlayan toplumsal hareketler; Doğu halklarında cumhuriyet devrimi ile ateşlendi. Batı, Fransız Devrimi’yle haklara kavuşmaya başladı; Doğu, 1923’le o haklara uyanma cesaretini gösterdi.
Ama bu devrim kökleşmeden, yarım kaldı. Bugün bu kazanımları kaybetme riskiyle karşı karşıyayız.
‘Birleştir-böl’ stratejisi ve coğrafyamızın laneti!
Geçmişte emperyalizm ‘böl-yönet’ stratejisiyle hükmediyordu. Bugünün post-modern düzeninde ise strateji değişti: “Önce birleştir, sonra böl!” Tarih bize bunu defalarca gösterdi:
Lübnan zaten herkesin dilinde. Başka çarpıcı örnekler de var:
Yugoslavya: Etnik özerklik vardı. İç savaş çıktı, ülke parçalandı.
Irak: Kürtler anayasayla özerkleştirildi. Merkezi yapı çöktü. Ülke fiilen üçe bölündü.
Suriye: Esad ailesinin otoriter yapısı, bakanlıkların inanç, mezhep ve etnik yapılara göre dağıtılması yıllar içinde patladı. Bugün Suriye, beş farklı guruba ve etnik yapıya bölünmüş bir savaş coğrafyası.
Sudan: Güneyle referandum yapıldı, iç savaş çıktı ve yüz binlerce kişi öldü.
Hepsinde ortak nokta: Kimlikler önce tanındı gibi yapıldı, sonra bastırıldı.
Sonuç: İç savaş, bölünme ve dış müdahale!
Huntington ve Türkiye: Fay hattının üzerinde bir ülke
Samuel Huntington, ‘Medeniyetler Çatışması’ (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması kitabı) tezinde Soğuk Savaş’tan sonra çatışmaların ‘medeniyetler’ arasında yaşanacağını ve Türkiye’nin, Batı ile İslam dünyası arasındaki en kırılgan fay hattı üzerinde olduğunu iddia eder. Batı emperyalizminin Türkiye hariç tüm Orta Doğu ülkelerini de tarihte doğrudan veya dolaylı olarak denetimi altına aldığını söyler. Çünkü Türkiye Laik ve Batı Modernizmini içsel çatışmaya rağmen uzun yıllar bir devlet politikası olarak tutmaya çalışmış; bu da onun tezini çökerten bir devlet/halk olağan durumu halini almıştı. Samuel Huntington, Türkiye’nin AB’ye kabul edilmemesinin asıl nedeninin, Türkiye’nin Müslüman, ‘onların Hristiyan’ olmasına bağlamıştır.
Huntington, bir ülkenin herhangi bir medeniyete ne derece ait olduğunu belirlemede beş tanımlama kullanmıştı. Üye ülke, Yalnız ülke, Merkez ülke, Bölünmüş ülke ve Kararsız ülke. Türkiye’yi ise ‘bölünmüş ülke’ ve ‘kararsız ülke’ kategorisinde değerlendirir!
O zaman Huntington’ın tezini ‘varoluşu’ ile çökerten ülke hangisi? Türkiye…
Peki, Türkiye ne tarafa doğru kayıyor? Herkes kendisine bir daha bu soruyu sorsun.
Eğer:
Laiklik daha da törpülenirse, kadın hakları ve ifade özgürlüğü bastırılırsa, seçilmiş belediye başkanları görevden alınırsa, yargı siyasi bir silaha dönüşürse, medya tekelleşirse ve kamusal ve toplumsal çürüme olağanın da normu olursa o zaman Türkiye artık Batı değerlerinin değil, otoriter Doğu modellerinin parçası olur.
Bu da Huntington’a göre Türkiye’nin, “Batı’nın karşısındaki medeniyetlerin” bir cephesine savrulması anlamına gelir. Yani tezi tamamlanır ve medeniyetler çatışması denen iç çatışma ve dış müdahaleye açık hale gelir.
‘Kardeşlik’ söyleminin maskesi
İktidarın “Türk-Kürt-Arap kardeştir” söylemi, yüzeyde birleştirici görünse de, derininde ümmetçi, inanç merkezli, eşitlikten uzak bir yapı öneriyor.
Yargı bağımsızlığının olmadığı, demokratik yolların tıkandığı, medya özgürlüğünün yok edildiği bir ülkede bu kardeşlik söylemi, birleştirmek için değil, susturmak için kullanılıyor demektir.
Çözüm: Eşit yurttaşlık devrimi
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kimlikleri bastırmayan ve anayasal eşitlikle tanıyan, yurttaşlığı etnik kökenden değil, hukuki eşitlikten tanımlayan, iktidarı kimliğe değil liyakate dayandıran bir sistemdir.
Çünkü millet; aynı soydan gelenlerin değil, aynı gelecek için yürüyenlerin birliğidir. ‘Türk-Kürt-Arap’ diyerek birlik sağlanmaz; birlik, tüm yurttaşları aynı gelecek vizyonu ile birleştirmekle mümkündür.
Özgür Özel’in asıl kavga ettikleri
Bu halk hala çökmedi, sadece çöktüğüne inandırıldı.
Demokrasi, hukuk ve eşitlik ideali hâlâ bu toplumun ruhunda yaşıyor.
Ya bu ülkeyi yeniden birlikte inşa edeceğiz, ya da kimliklerin kutuplaştığı, hukuk yerine sadakatin hüküm sürdüğü bir çöküşe hep birlikte tanık olacağız.
Türk, Kürt, Arap… Elbette hepsi bu milletin onurudur. Ama kardeşlik; anayasanın uygulanmasıyla, demokrasi, sosyal refah, zenginliği hakça paylaşma ve özgürlük ile olur.
CHP ve genel başkanları, tarihsel hesapları bozmakla mükelleftir! Bu nedenle Özgür Özel’in kavgası; Samuel Huntington’ın Doğu ve Orta Doğu’yu hedef haline getiren ve Batılı büyük devletlerin gerçekte kurumsal sömürü ideolojisi haline getirmeye çalıştıkları medeniyetler çatışması teziyledir.
Uygulanmasa bile Türkiye’nin Laik ve eşit yurttaşlık temelli devlet ve çok aşınmış olsa da bir arada yaşamayı hala talep eden millet yapısı, bu parçalayıcı tezin önündeki engeldir. Ve bunu kaybedersek çatışma medeniyetler arasında değil, bölgedeki halklar arasında olur. Çünkü Laiklik, uygulanmadaki bütün eksikliklerine rağmen halkı, inanç guruplarını, etnik yapıları bir arada tutan çimento vazifesi görmektedir.
Türkiye hem ‘Batı’ hem ‘Doğu’ için kötü örnektir. Batı için kötü örnektir çünkü her şeye rağmen demokrasi ve birlik ister; bu da dışarıdan müdahalenin ve sömürülmesinin önünde durur; demokrasi ve birlik talebiyle Doğu için de kötü örnektir, bu da içeriden sömürülmesinin önünde durur!
İşte bu da Mustafa Kemal Atatürk’ün tezidir…