Ayşe Tokyaz için adalet…
A

HÜRREM SÖNMEZ

@hurremsonmez

“‘Kardeşim nerede?’ dedim, ‘Kardeşin yok, yurda gitmiştir’ dedi. Ama kardeşimin ayakkabıları kapıdaydı. Orada şüphelendim.

Yurda gittim, kardeşim yoktu. Tekrar evine gittim, güvenlikler beni almadı. Karakola gittim, polisler bana bağırdı. ‘Sen boşuna çağırmışsın bizi’ dediler. ‘Beni karakola götürün’ dedim. ‘Biz seni götüremeyiz, git taksi durakları orada’ dediler.

Taksiyle gittim Halkalı Karakolu’na. Cemil Koç ismini söyledim, birbirlerine baktılar. Arama izni çıkarılmasını istedim. Üç saat bekledim, savcıdan arama izni çıkarıldı. Sonra, ‘Evde bir şey bulamadık’ dediler…

Üç günde gitmediğim yer kalmadı. Ben sokak sokak aradım kardeşimi.

Karakoldan çıktım, (Cemil Koç) beni aradı. İfademi satır satır biliyordu.

Üçüncü gün beni (karakoldan) aradılar, ‘Kardeşin Adli Tıp’ta’ dediler. ‘Biz uyuyacağız artık’ dediler… Ben kardeşimi Adli Tıp’tan aldım, Hatay’a getirdim, toprağa verdim.”

Ayşe Tokyaz’ın kardeşi Esra yaşadıklarını anlatırken kuş gibi titriyor, kalbimiz acıyor dinlerken. İnsan bir sevdiğini yitirdiğinde, en doğal ölümde bile günlerce aylarca ‘Ben ne yapabilirdim’ duygusu içini kemirir durur, ‘Yalnız göndermeseydim, bırak gel deseydim, engel olsaydım…‘ O hesaplaşma ve sorgulama ölümü kabullenene, içinizde derin bir oyukla yaşamayı öğrenene kadar da sürer, yasın bir parçasıdır, diyor uzmanlar. Ama daha ağırı doğal olmayan bir ölümün yaşattığı travma ve çaresizlik hâli, o hâlde adalet aramak durumunda kalmak, birileri sesini duysun diye çabalamak.

21 yaşındaki ikizler Hatay’ın Reyhanlı ilçesinden İstanbul’a üniversite okumaya gelmiş. Hemşirelik bölümünde okuyan Ayşe, dört ay önce eski polis amiri Cemil Koç’la sevgili olmuş. Esra’nın anlattıklarından anladığımız, ilk zamanlar evlilik hayalleri kuruyor. Oysa emniyetten ihraç Cemil Koç’un suç dosyası kabarık. Zamanla Ayşe’ye de şiddet uygulamaya başlıyor.

Esra farkında ama Ayşe belli ki ikizini korumaya çalışıyor, ailesine bir şey yapmasından korkuyor: “Sen git, sana da zarar verir” diyor. Esra şüpheleniyor. “Gözleri mosmordu” diyor. Kardeşine ulaşamayınca kayıp başvurusu yapıyor. O karakoldan öbürüne; Beşiktaş’taki yurttan Küçükçekmece’ye, Bahçelievler’e dolaşıp duruyor. Gencecik bir kadın, hatta el kadar bir kız çocuğu desek yeri, ona rağmen polislerin karşısında dikiliyor, görevlerini hatırlatıyor, hatta delil topluyor. Esra İstanbul gibi şehirde, üstelik eski emniyetçi, belli ki hâlâ teşkilatla ilişkili, şiddet faili sabıkalı bir erkeğin elinden kardeşini kurtarmaya çalışıyor bir başına, yapayalnız.

Olmuyor.

Esra’nın gayreti Ayşe’yi kurtarmaya yetmedi. Eyüp’te, cesedi yol kenarına atılmış olarak bulundu, parçalanmış ve bir valize koyulmuştu. Çünkü Esra değil, asıl Ayşe’yi koruması gereken güvenlik güçleri, kayıp ihbarı üzerine harekete geçmesi gereken o savcılar, polisler görevini yapmamıştı. Esra’nın tanıklığına göre, polisler Ayşe’yi korumak yerine verdiği ifadeleri failiyle paylaşmıştı. O polisler kardeşini arayan genç kadınla dalga geçti, katille işbirliği yaptı; görevini kötüye kullandı.

Oysa ne diyordu 6284 Sayılı Kanun: “Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, şiddet mağdurunun hayati tehlikesinin bulunması hâlinde ilgilinin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alma tedbiri verilir.” Esra kardeşinin şiddet gördüğünü ihbar ettiği hâlde kolluk harekete geçmedi.

Peki Ceza Muhakemesi Kanunu ne diyordu: “Herhangi bir kimse tarafından işlenmekte olan bir suça müdahale edilmemesi durumunda mağdurun zarar göreceği açık ise gecikmesinde sakınca olan hâllerde kolluk yakalama yetkisini kullanır.” Kolluk yakalama yetkisini kullanmadı, savcıyı haberdar etmedi, bir kadının hayatı söz konusuydu, oralı bile olmadı.

Devlet, özel kişilerden gelen yaşam tehdidine karşı bireyi korumakla yükümlüdür. Yetkililer, mağdurun tehlikede olduğunu bildiği ya da bilmesi gerektiği hâllerde önleyici tedbir almazsa, yaşam hakkını ihlal etmiş olur. Esra’nın ilk başvurusu dikkate alınsa, kolluk görevini yapsaydı belki Ayşe hayatta olabilirdi. Ayşe’nin yaşam hakkı ihlal edildi. Sadece öldüren değil; görevini yapmayan, onu korumayan devlet de ölümünden sorumlu.

Bununla da bitmedi. Daha sonra öğrendik ki Cemil Koç’un eski sevgilisi de 2023’te 8’inci kattan düşerek şüpheli şekilde ölmüştü. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 4 Temmuz 2025’te, 29 yaşındaki Türkmenistan uyruklu Ejegül Ovezova’nın ölümüne dair Cemil Koç hakkında ‘kasten öldürme‘ suçundan iddianame hazırlamış. Yani Ejegül’ün ölümünden neredeyse bir yıl sonra…

Türkmenistan uyruklu genç bir kadın, arayanı soranı olmamış belki de kim bilir. İddianame hazırlayacak, yani görevini yapacak bir savcı çıkana kadar fail rahat rahat dolaşmış, sonra da Ayşe’yi öldürmüştü. Yazdığı tweet yüzünden sokak ortasında gözaltına alınan gazetecilerin, slogan attı diye evi basılıp yaka paça tutuklanan öğrencilerin ülkesinde.

Kardeşi Esra ısrarla aramasa, arayanı soranı olmasa Ayşe ‘faili meçhul’, sahipsiz bir ölü olarak kalacak; dosyası kapatılacaktı belki. Çünkü bu ülkede bazı polisler kendini yurttaşın yaşam hakkını korumakla yükümlü görmüyor. Çünkü bu ülkede bazı savcılar ‘kamu vicdanı‘ adına katillerin değil, iktidarın bekası için muhaliflerin peşine düşüyor. Çünkü bu ülkede bakanlar, bürokratlar hiçbir hukuki ve siyasi sorumluluk taşımıyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2009 tarihli Nahide Opuz kararını hatırlayalım. AİHM, devletin yalnızca gelen şikâyetlere yanıt vermekle değil, aynı zamanda riskle karşı karşıya bulunan kadınları korumak için önleyici adımlar atmakla da yükümlü olduğunu söylüyor. Biz ise korumak bir yana, kız kardeşinin kendi can güvenliğini tehlikeye atmak pahasına çabalaması sayesinde Ayşe’nin katilinin yakalandığını biliyoruz.

Esra’nın kardeşini bulmaya çalışırken yaşadığı o yalnızlık ve çaresizlik bize de ders elbette. Katillerin elini kolunu sallaya sallaya gezdiği, infaz yasalarıyla, hafifletici nedenlerle, idari gözlem kararlarıyla sokağa salındığı bu karanlık iklimde, baroların kadın hakları merkezleri, STK’lar, kadın örgütleri şiddet gören, canından endişe eden kadınlar yapayalnız hissetmesin, Esralar adalet ararken bir başına çırpınmasın, böyle itilip kakılmasın, başka Ayşeler, Pınarlar öldürülüp yol kenarına atılmasın diye var. O polis memurları, o hâkimler savcılar görevlerini yapmadığında birilerinin işin peşini bırakmayacağını, birilerinin adalet arayacağını bilsinler diye var.

Ve kadınların sokaklarda “Asla yalnız yürümeyeceksin!” diye nefesi yettiğince bağırmasının, bu mücadelenin bir anlamı, bir kıymeti var.