HÜRREM SÖNMEZ
Egemen Bağış artık sarayda hizmet verecekmiş. Meclis’te Yüce Divan oylaması yapıldığı gece verdiği pozu hatırlıyoruz değil mi? Hani o okeyde son taşı atan kıraathane sakini edalı el hareketini ve yüzündeki mütebessim ifadeyi.

“Bize kimse bir şey yapamaz, böyle de yürütürüz gemimizi” dersi vermişti hepimize, ekranlarımız başında izlemiştik. Cumhurbaşkanı özel kontenjanından ‘Saray Dış İlişkiler Danışmanı’ oluyormuş artık kendisi. Yalnız da değil, Taner Yıldız da onunla birlikte. Hani Soma AŞ patronuyle çekilmiş hatıra fotoğrafları hâlâ zihnimizde olan Taner Yıldız.
301 işçi Soma’da birbirinden helallik alıp son dualarını edip öldü. Bakan Bey de, hesap vermek bir yana Saray’a Vezir-i Azam oldu, hayat ne kadar da adil değil mi? O işçilerin ve yetim kalan çocukların haklarını asla helal etmeyeceklerini bilmek yüreğimizi bir nebze soğutur mu bilmiyorum.
Sarayın yeniçeri ağalığına Yiğit Bulut
Bir de Yiğit Bulut var. Şöyle buyurmuş kendisi “İki silahım var, ben ölmeden cumhurbaşkanına kimse dokunamaz.” O da sarayın yeniçeri ağalığına talip olup başkanın fedailiğine soyunmuş anladığımız kadarıyla. Cumhurbaşkanına bağlılıklarını sunmuş ve “Gözümü kırpmadan ölüme giderim” demiş.
Yiğit Bulut’un yanında Ethem Sancak’ın aşk ilanı biraz naif kalmış oluyor. Cumhurbaşkanı tanıdığımız kadarıyla Yiğit Bey’inki gibi haşin ve gözü kara çıkışlardan daha çok hoşlanacak karakterde.
Berbat bir yarışma programı izler gibiyiz
Geçen gün sohbet sırasında birisi şöyle dedi: “Bayağılaşmayı o kadar yücelten bir iktidar var ki yer kapmak için kim daha çok bayağılaşıp gurursuzlaşacak yarışına girdiler.”
Gerçekten de seçimler yaklaştıkça TV’lerde gösterilenlere benzer, berbat bir yarışma programı izler gibiyiz hepimiz. Hani para ya da araba ödülü için, muhtelif tuhaflıklar yapan vatandaşlara bakıp içten içe bir utanç duyduğumuz ama yine de hayattaki hayali bir araba sahibi olmak olan o vatandaşı anlamaya çalıştığımız yarışma programları.
Fark burada başlıyor belki de; ödül için garip şekillere giren, bayılana kadar bir arabaya dokunmaya çalışan gariban bir vatandaşın saikini anlamak mümkün ise de bu beylerin ihtirasını anlamakta zorluk çekiyoruz hâlâ. Belki de bindikleri geminin su almaya başlaması korkusunun yarattığı can havlidir.
Yüzde 1, yüzde 99’a karşı
Bütün bunlar olurken bir istatistik sonucu düşüyor internet sitelerine. Türkiye’de toplumun en zengin yüzde 1’lik kesimi toplam servetin yüzde 54.3’ünü alıyor, kalan yüzde 99 toplam servetin yüzde 45.7’sini.

Araştırmaya göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 39.4’üne sahipken ülkenin geri kalan yüzde 99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin yüzde 60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan yüzde 99’un aleyhine çok hızlı biçimde artmış ve 2012 yılı itibariyle en zengin yüzde 1’lik kesimin geri kalan yüzde 99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olmuş durumda.
Gitgide açılan makas…
Sadece bu istatistiğe ilişkin grafiğe baktığımızda çok şeyi anlayabiliriz aslında, gitgide açılan bir makas var; ne menem bir uçurum arasında hayatta kalmaya çalıştığımıza işaret eden. O makasın arasında haksızlığa isyan edenler, ölüme giden işçiler, güçlüyü haklı çıkarmak için canla başla mücadele eden hakimler savcılar, inşaat başında patronun malının bekçiliğini üstlenen polisler var. Zeytinlikleri için, dereleri için mücadele eden köylülere saldıran jandarmalar var, zenginin daha zengin olması için var gücüyle iktidarı savunan tek yürek olmuş hücreler var. Var oğlu var…
O uçurum böyle derinleşiyor. En altında oldukları halde, bir gün kendilerinin de o yüzde 1’lik mutlu azınlığa dahil olacağı yanılsamasıyla yaşayanlar sayesinde derinleşiyor. Son yıllarda herkesin dilinde aynı sözler; “Tadımız tuzumuz kalmadı”, “Huzurumuz yok” adeta salgın bir mutsuzluk hastalığına yakalanmış gibiyiz. Sebebi o grafikteki gitgide açılmakta olan makastır.
Bunca haksızlığa ve adaletsizliğe tanık etmenin ağırlığıdır mutsuzluğumuzun baş müsebbibi. Bütün yüksek siyaset tartışmaları, komplo teorileri, hesaplar kitaplar bizden uzak olsun, somut bir matematik hesabı ve korkunç bir gerçek var ortada: Yüzde 1’e 54 ü takdim edip, yüzde 99’a 46’yla yaşa, ölme sürün ki varlığımız da sürsün diyen.
Otomotiv işçisi ve madencinin söyledikleri
O yüzde 99’un içindekileri hiç dinliyor mu mesela, yüzde 1’deki mutlu azınlık. Şu an grevde olan otomotiv işçilerinden biri radyo yayınına bağlandı bugün: “Çalışma şartlarımız o kadar ağır ki, yerimize bir arkadaşımız geçmedikçe üretim bandından ayrılıp tuvalete dahi gidemeyiz biz. Sekiz yıldır bu işte çalışıyorum ücretim 1500 TL.”
Soma’dan sağ çıkan madenci gencin söylediklerini aktarmıştı avukat arkadaşım: “Madencinin parası çok kıymetlidir abi. Mesela ben bir şey beğensem 100 lira olsa kıyıp alamam çünkü o yüz liranın yerin altında kaç saate karşılık geldiğini hesap ederim.”
Dini imanı dilinden düşürmeyenlere, dinin eşitliğe, sosyal adalete dair buyruklarını hatırlatacak müslümanlar elbet vardır hâlâ memlekette. Ama komşusu açken tok yatmak bir kenara, saraylar, hanedanlar kuranlar “Yağma yok meydanı boş mu bırakacağız sandınız” diyorlar hırsla.
Bir gün ellerine Kur’an alıp koşuyorlar meydanlara, bir başka gün kefenimizi giyip size hizmet etmek için yola çıktık siyasetine sarılıyorlar. Çünkü bu ülkenin aç ve yoksul insanlarına açlıklarını ve kendi ‘ziyadesiyle tokluklarını‘ unutturup ‘bakın biz aynı mayadan aynı mahallenin halkıyız’ mesajını ancak böyle verebileceklerini bilecek kadar iyi tanıyorlar memleketi.
O makası yaratan korku senaryolarıdır
Onlar Menderes’i, Mursi’yi örnek gösterip ‘bakın bunlar bizi asar, din elden gider, hepinizi keserler’ korkusu salarak ancak saltanatlarını sürdürebileceklerinin farkında. Çünkü bir tarafında evine alacağı ekmeğin sayısını hesaplayanların diğer tarafında 4 bin liralık çay içenlerin olduğu makası bir arada tutan şey o korku senaryoları.
Kendimizi bildik bileli, bu ülkede eşitsizliğe ve adaletsizliğe isyan edenler ya bölücü ilan edildiler ya din düşmanı. Ama görünen o ki bu gemi artık daha fazla gitmeyecek mükerrer yalanlarla. Bölündüğümüz doğrudur belki. Evet, haktan, haysiyetten yana olanlar ile “Kim daha fazla sefilleşecek, kim daha yandaş olacak” yarışına girenler olarak bölündük.
Din ise elden gitmekte değil ama aksine, camilerde seçim kampanyası yürütüp Allah’ın evini dahi siyasetlerine mekan eyleyenlerin, din de bizim camii de diyenlerin, meydanlarda Kur’an’la gezenlerin, ayetli pasta kesip yiyenlerin ellerinde heder edilmekte günden güne…