
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Sevgi Soysal’ın şu itirafı bize bir şey diyor:
“… ben aslında cümlelerimin zorluğunu radyo için konuşmalar yaparken anladım. Spikerlerin isyanlarıyla.”
Sevgi Soysal 1960’ların ortalarında TRT Radyosu için sohbetler, programlar yazıyordu. 1965’te kendisiyle yapılan mülakattaki bir soru üzerine itiraf etti spikerlere neler çektirdiğini. (Tekliğin Türküsü – Kitaplaşmamış Metinler, İletişim Yayınları.)
Biz gözümüzle okuruz kendi yazdığımızı, gözümüzle yazarız, bu arada duyduğumuzu da sanırız kağıttaki metni. Bu her zaman mümkün değil galiba. Yazdığınız cümlenin, ardarda gelen cümlelerin, tüm metnin nasıl ses verdiğini bilmek önemli. Tekliyor mu, sarkıyor mu, akıyor mu? Sesi nasıl?
Bu ses meselesini eskiden beri önemserim, yazmakta olduğum metnin sesini duyduğumu da sanırım. Meselenin farkındayım ya, yeter!
Geçen yıl küçücük bir grup ilkokul, ortaokul çocuğuyla internette sohbet ediyordum, konu konuyu açtı, bir gün Anekdotlar kitabından bir hikaye okudum onlara. Okurken bir boşluğa düştüğümü hissettim, bir anlam boşluğuna. Kurmuş olduğum cümleler düzgündü düzgün olmasına ama bir anlam tınlamıyor gibi geldi bana. Gözüyle okuyan birine belki bir şey ifade edecekti o kısa metin, ama seslendirince..?
Beni rahatsız eden, belki de kendi sesimi işitememekti. Başkalarının hayatından minik hikayeleri pek çok durumda onların cümleleriyle anlatırken kendi cümlem güme mi gitmişti, kendi sesimi mi kısmıştım?
Yazı yazan birinin her metni aynı sesi çalmayabilir ama eğer kendi sesini bulmuş birinden bahsediyorsak, o ses her metinde duyurur kendini. Duyurmaz mı?
Altında imzasını görmesem de şu metnin ‘Ataç’ dediğini duyarım, anlarım:
“Herkeslerin konuşmasına, şairlerimizin diline özeniyorum da onun için böyle yazıyorum. Başarabiliyor muyum, başaramıyor muyum, o ayrı bir iş. Ama bilmiş olun: sizin yazdığınız dil sessiz bir dildir, yalnız gözle okunsun diye dizilmiş kara kara birtakım işaretler, işte o kadar. Bir şey duyurmuyor insana. Bellediğinizi değil, düşündüğünüzü söyleyip de söylediğinizi kulağa duyurmak, kafalara, gönüllere duyurmak istiyorsanız, o daracık kalıpları bırakacaksınız, sesi yakalayıp satırlar arasına sindirmeğe çalışacaksınız, yoktur başka yolu. Dilimiz de o işe öyle bir elverişlidir ki!” (Karalama Defteri, Nurullah Ataç, YKY)
Anlamamı sağlayan sadece devrik cümleler değildir, ben de kurarım devrik cümle ama Ataç’ınkilere benzemez, aynı sesi vermez. Bir eleştiri, paylama da var burada, o da tam Ataççadır, onun sesidir. Sokağın dilinden beslenip, çok eski metinlerden de dersler çıkarıp yeni bir dil kurar ya Ataç, Öztürkçeye de şöyle bir piyasa yaptıran bir dil, işte bunlardan da duyarım Ataç’ın sesini….
Bir de şunu dinleyin:
“Halit Ziya onun dört şeye düşkünlük gösterdiğini söyler : Aşk, süs, edebiyat ve musiki. Bunların ilk ikisi Mehmet Rauf’u Tarabya’da da hışılayarak doğramaktan geri kalmamıştır. Denebilir ki o, bütün bir ömür boyu aşkın birini bırakıp ötekini almıştır. Her sevi onu taşa tutup keşkek etse de -aşkın bildiği tek şey de budur- o, yine bir yerlerden bir rüzgar kaparak, yuvarlanıp gider. Bu kez ringe bir İtalyan karısı çıkmıştır. Kadın, İtalyan karakol gemisindeki -Mehmet Rauf’un gemisi de onun yanında demir tutmuştur- adamlarından biriyle panimi – çipankadır.”
İcat ettiği kelimelerle, seçtiği kelimelerle, kendine özgü deyişleriyle, zengin ayrıntılarıyla, geçiş ustalıklarıyla, cümlelerine özenle yerleştirdiği parantezleriyle – bunlar iğne, nükte, bilgi taşır- zıpırlığıyla, ‘kikirikliğiyle’ Salah Birsel şakımaktadır.
Hiç öyle iyi bir örnek arama zahmetine girmeden, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi‘nden rastgele açtığım bir sayfadan aldığım bu metnin onun kaleminden çıkmış olduğunu tek bir kitabını okumuş herkes kolayca anlar.
İki eşsiz örnek verdim ama çakozladınız işte durumu.
Roy Peter Clark, Writing Tools‘ta güzel bir anekdot aktarıyor:
Bir keresinde, şair David McCord’un eline çocukların yazdığı hikayeleri basan St Nicholas dergisinin eski bir sayısı geçmiş. Bir hikaye ilgisini çekmiş, öbürlerinden daha doğal ve samimiymiş. “Aynı E. B. White’a benziyor” demiş kendi kendine. İmzaya bakmış: ‘Elwyn Brooks White‘, 11 yaşında. (Ben hiçbir şeyini okumadım. Amerikalı yazar Elwyn Brooks White’ın (1899 – 1985) Charlotte’s Web‘i en iyi 100 çocuk romanından biri sayılıyormuş.)
Clark, kendi yazı-sesini sınamada, duymada en iyi yolun metni sesli okumak olduğunu söylüyor. Oku bakalım, duyduğun senin sesine benziyor mu. Sesin algılanması, gerekirse ayarlanması için yazar hikayesini kendi kendine ya da bir editöre sesli okuyabilir. Editör de hikayeyi yazara ya da başka bir editöre sesli okuyabilir. Clark bunları gerekli görüyor, şöyle diyor:
“Yazarlar gözleriyle okuyup sesli okumayan müzik kulağı kötü (tone-deaf), editörlerden şikayetçidir. Editör bir ifadeyi gereksiz bulabilir, ama onun çıkarılması cümlenin ritmini nasıl etkiler? Bu soruya en iyi cevap sesli -işitsel- okumayla verilir.”
Sesli okuma tavsiyesi epey eskidir aslında, bilinmeyen bir şey de değil -ama benim gibi tembeller bir türlü kulak asmaz. Clark’tan en az 70 yıl önce Falih Rıfkı Atay şöyle demiş (Bugün de Diyorlar ki, Hikmet Feridun Es, Ötüken):
“Yazıyı başkasına okuyarak kontrol ettikten başka, bir müddet sonra, hızlı hızlı okuyarak kendi kendime de kontrol etmek daha eyidir. İnsan kaleminden çıkanı kulağı ile işitmelidir. Yazıyı yüksek sesle kontrol muvaffakiyetin sırlarından biridir.”
Nazım Hikmet tam da bunu yapmış. Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl‘da şöyle diyor:
“Memleketimden İnsan Manzaraları hapishanede her sınıf halka defalarca okunmuş, anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır.”
(Konumuz şiir değil ama Nazım Hikmet’in bu kitabı röportaj da sayılır.)
Peki, nedir bu ses? İngiliz Edebiyatı hocası Donald Fry, Writing Tools‘tan aktarıyorum, şu güzel tanımı veriyor:
“Ses, yazarın sayfanın içinden doğrudan okurla konuşuyormuş yanılsamasını yaratmak için kullandığı tüm stratejilerin toplamıdır.”
Bunca laftan sonra şu yazdıklarımı şöyle yüksek sesle bir okuyayım hele…
OYUN – 5

Okurumuz Aykut Zeki iki hafta önceki Oyun’da ‘taksonomi’nin yanısıra benim atladığım bir de ‘onomastik’i bulmuş 9 harfli. Kutlarız.