Fıkralar bize ne söyler?
F

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

MUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

Myanmar’lı arkadaşım Po Po’yla yazışarak dünya hallerinden bahsediyorduk. Po Po çok dertli ülkesinin içinde bulunduğu durumdan, “Bizden kötüsü yoktur, eminim” diyordu.

Bu yaklaşımın doğru olmadığını anlatmaya çalıştım ona, “Bütün dünya ‘ilginç zamanlar’dan geçiyor, heryer kötü, ama işte başka oluşumlar, çabalar da var, unutma” dedim. “Anlıyorum ama” diye cevap verdi, “sen anlamıyorsun, berbat burası. Dur ben sana bir fıkra anlatayım en iyisi, anlarsın o zaman.”

Fıkra şu:

Gardiyan bir siyasi mahkuma sormuş:

“Ne kadar ceza verdiler?”

“On yıl.”

“Ne için?”

“Hiçbir hakiki gerekçe yok.”

“Yalanı bırak! Hiçbir şey için beş yıl veriyorlar.”

Po Po şöyle açıkladı ülkesindeki durumu:

“İstediği kişiye istediği gibi saydırıp duran Başkan, kendisine en küçük bir söz söyleyen, ne söz söylemesi, bazan yan bakan, ne bakması, bazan bakmayan kişilere bile hakaret davaları açıyor. Başkan hakaret, hatta küfür yemekten hoşlanıyor bence, kendisini böyle bir nefret simgesi haline getirmek işine yarıyor çünkü. Zaten bir tek o karar vermiyor ki bunlara, ahlakları düşük, kurnazlıkları yüksek koca bir ekip kotarıyor bu işleri. Ama tabii Başkan’ın kendisi de üslubuyla, varoluşuyla, vücut diliyle, bulaştığı işlerle … nefret çekmeyi çok iyi bilen biri. Hakaret davaları açarak azdırıyor insanları, yeni hakaretler, yeni küfürler yiyor…”

Po Po haklıydı, her allahın günü evlerde, kahvelerde, meyhanelerde, lokantalarda, düğünlerde, cenazelerde, sokakta, yaylada, dağda ne sunturlu küfürler yediğini, nasıl hakarete uğradığını duymuyorsa da bilmiyor olamaz Başkan ve ekibi.

“Ben bu işlere girmem” diye yazmayı sürdürüyordu Po Po, “öfkemi ifade etmeye yetmez çünkü küfür ya da hakaret. Zaten küfürbaz biri değilim, ama bu herife küfür yedirenleri anlıyorum. Sadece öfke yok o küfürlerde, hakaretlerde; tabu yıkma gayreti, hevesi var, neredeyse kutsal bir yere kondurulan birini madara etme, rezil gösterme arzusu var.”

Eh, anlaşılır bir durum, ona hak verdiğimi söyleyen birşeyler karaladım ben de. Po Po istim üstündeydi ama, dur durak bilmeden yazıyordu. Bir fıkra daha anlatmaya girişti, daha iyi anlayayım diye.

Gerçekten de fıkraların bir anlatım gücü olduğu ortadaydı. “Yahu nerden uyduruyorsun bu kadar fıkrayı, bravo sana” diye takdirlerimi bildirince, “Nerde bende o beceri! Fıkra yaratacak kadar yaratıcı yazarlık dersi de alamadım, o kadar param yok. Daha önce başka yerler için anlatılmış fıkraları bize uyarladım” diye cevap verdi.

Toplumun öfkesini iyi veriyor diye şu fıkrayı anlattı sonra:

İçki almak için kuyrukta bekleyen bir işçi “Yetti artık” demiş, “yerimi koruyun, Başkan’ı vurup geleceğim.”

İki saat sonra dönüp sırasına girmiş. Arkadaşları sormuş:

“Hallettin mi herifi?”

“Hayır” diye cevap vermiş, “oradaki kuyruk burdakinden de uzun.”

Bir itiraz noktası yakaladım diye sevinmiştim, “Bak ‘Başkan’ diye fıkra anlatabiliyorsunuz, durum o kadar da kötü değil” dedim.

“Sen öyle san!” diye çıkıştı. “Sana anlatırken öyle dedim, yoksa bu fıkrayı orijinal haliyle anlatabiliyoruz ancak, ‘Gorbaçev’ diye.”

 ‘Başkan’ diye anlatsa başına neler gelebileceğini sıralarken, araya girdim:

“Sen de Mel Brooks gibi düşünüyorsun demek…”

“Ne düşünüyormuş o?”

Geçenlerde okuduğum bir yazıda Amerikalı yönetmen, komedyen, aktör Mel Brooks’un bir cümlesine rastlamıştım, onu gönderdim Po Po’ya:

“Diktatörlerle ilgili bilmeniz gereken şey, onlarla aynı kürsüyü paylaşırsanız kaybedersiniz, çünkü hatiplikleriyle büyülemenin yolunu bilirler. Ama onları gülünç duruma düşürebilirseniz bir adım öne geçersiniz.”

Okuduğum makaleyi yazan Rudolph Herzog’un (Nazi dönemi mizahıyla ilgili bir kitabı varmış: Dead Funny: Humor in Hitler’s Germany) Mel Brooks’a katılmadığını anlattım sonra. SS’in ve Gestapo’nun yaydığı dehşetin, korkunun siyasi mizahı, örttüğünü, ezdiğini söylüyor Herzog. Hiciv bile rejimin işine yaradı, diyor.

Meğer Nazi Almanyasında bile iktidarla, Hitler’le, iktidarın öbür adamlarıyla ilgili şakalar yapılıyor, fıkralar anlatılıyormuş, hatta savaştan sonra bu “fısıldanan fıkralar” kitap kitap basılmış da. Bu kitapların editörleri, direnişin bir parçası sayıyormuş bu fıkraları.

Herzog fıkraların işlevini anlatmak için kibriyle, madalya merakıyla ünlü Hermann Göring’i tiye alan çok revaçta şu fıkrayı örnek veriyor:

“Hermann Göring, banyoda çıkarmak zorunda kalmamak için madalyalarını lastikten yaptırdıklarıyla değiştirmiş.”

Bu fıkrada görüldüğü gibi, şakaların yumuşak, yenir yutulur olduğunu söylüyor Herzog, hatta katili sevimli gösterdiğini. İnsani zaafları onu kitlelere sevdirdi ve zamanının en popüler liderlerinden biri yaptı. Şakalar onun duygusuzluğu, vahşeti veya toplu cinayetlerdeki suç ortaklığına değil, kilosuyla kibrine odaklanıyordu” diyor.

Daha ısırıcı başka bir örnek veriyor:

Hitler bir tımarhaneyi ziyaret ediyormuş. Bütün hastalar Nazi selamına durmuş, ama Hitler elini kaldırmamış birini farketmiş, “Neden sen de herkes gibi selamlamıyorsun beni!?” diye tıslamış. Adam “Ben emir eriyim, deli değilim” diye cevap vermiş.

Böyle keskin şakalar 1930’ların mahkeme kayıtlarına da geçmiş. “Kötü niyetli eylemler” ve vatana ihanetten yargılanmış bu şakaları yapanlar. Vakaların yüzde 61’inde fıkracılar serbest bırakılmış, geri kalanının çoğuna da küçük para cezaları verilmiş.

Cendere altında yaşattıkları topluma bıraktıkları bir emniyet sübabıydı bu fıkralar, buradan buharını biraz atabiliyordu işte, bu da rejimi pekiştiriyordu. Herzog, “Kitleler öfkelerini sokağa çıkmak yerine fıkralarla dışa vuruyorsa, bu iktidarın işine yarar” diyor. Doğru söze ne denir?

Po Po araya girdi:

“İşte bak, durum bizim ülkemizden iyi, bu bakımdan. Fazla havayı, gazı çıkaracak sübap falan bırakmadı Başkan ve adamları, gak diyeni içeri atıyor, dava açıyorlar. Katilleri, çocuk tecavüzcülerini tutuksuz yargılıyorlar, hakaret saydıkları lafları edenleri derhal tutukluyorlar.”

Po Po öfke patinajından çıkamıyordu, tartışmaya girmektense makaleyi anlatmayı yeğledim…

Herzog, Nazi dönemindeki birçok fıkranın yenilgiyi kabullenici olduğunu, dahası, direnişin anlamsız olduğunu ima ettiğini de söylüyor, herkesi Nazi sayan şu örnekteki gibi:

[Nazi Çalışma Bakanı] Robert Ley bir fabrikayı ziyaret eder ve bir tur attıktan sonra müdüre çalışanların siyasi görüşlerini sorar:

“Hala Sosyal Demokratlarınız var mı?”

“Evet, yaklaşık %80.”

“Peki ya Merkezciler?”

“Elbette, yaklaşık %20.”

“Ama bu sizin hiç Nasyonal Sosyalistiniz olmadığı anlamına mı geliyor?”

“Elbette var. Artık hepsi Nazi.”

Herzog şu meşhur fıkrayı da veriyor:

Soru: Hitler, Göring ve Goebbels bir teknededir, fırtına kopar. Tekne batar. Kim kurtulur?

Cevap: Almanya.

Po Po bu fırsatı da kaçırmadı, “Bu fıkradaki istek bana hiç yabancı gelmedi nedense” dedi. “Fıkra olarak değil de temenni olarak çok sık duyuyorum: Geber, boyun devrilsin, bilmemkimlerinin tabutunu taşıyasın …”

Tabii anlıyordum Po Po’nun dediklerini, temennilerini, ama Herzog’un dediği gibi, bu şaka (ve temenniler de) yenilgiyi kabullenme mesajı taşıyor: “Bir devrim değil, doğanın kör eli öldürüyor onları.”

Eylemin yerin tutamaz tabii, ama siyasi mizah tamamen boş da değildir, severim ben de. Po Po’ya bir fıkra da ben anlattım, aslında fıkra değil bu, bir anekdot, eskilerden duymuştum:

CHP’nin sıkı hatiplerinden Faik Ahmet Barutçu, Demokrat Parti iktidarı döneminde, Meclis kürsüsünde konuşurken öfkesinin hızına yenik düşüp “Bu Meclis’in yarısı eşektir!” demiş. Tabii ortalık karışmış, bağırış çağırış, sözünü geri alması için ısrar ediyormuş DP’liler.

“Peki” demiş Barutçu, “alacağım sözümü geri.” Çıkmış kürsüye tekrar:

“Bu milletin yarısı eşek değildir.”

Bugünlerde siyasi fıkralar duymuyoruz hiç, fıkra üretme yeteneğini kaybedebilir mi bir toplum? Yoksa Herzog’un çıkardığı derse göre mi hareket ediyor muhalifler, yani fıkra anlatmak, mizah yapmak yerine sokakları mı dolduruyorlar?

Var tabii sokaklara çıkan ama genel manzara pek bunu göstermiyor. Bir önemli faktörü unutmamak gerek yine de: Eski zamanlarda olmayan bir imkana sahibiz: sosyal medya. Sosyal medyada kükrüyoruz aslanlar gibi. Televizyon kanallarında da sunucular munucular kinayelerle seyirci kitlelerinin gazını alıp duruyorlar. İktidar, Başkan, Diktatör, Şef bundan hoşlanmayıp ne yapsın, dava açarak azdırıp duruyor işte küfürleri, hakaretleri, kinayeleri. Fikir, bilgi, itiraz yerine bunlar dolaşıyor işte…

Po Po yine bir kulp yakaladı, “Dur sana fikirle ilgili bir fıkra anlatayım” dedi:

Fikir alışverişi nedir?

Gazetecilerin kendi fikirleriyle Başkan’ın uçağına binip onun fikirleriyle çıkmasıdır.

Bu fıkranın kullanım süresinin yıllar önce dolduğunu söyleyip yeni birine geçti:

Hakimin biri duruşma salonundan kahkahalar atarak çıkmış. Bir meslekdaşı görüp yanaşmış, “Neye gülüyorsun böyle?”

“Şahane bir anekdot işittim şimdi” demiş gözyaşlarını silerek.

“Anekdot? Bana da anlat!”

“Deli misin? Daha şimdi bu anekdot yüzünden adamın birine on yıl verdim.”

Po Po’yu tutamıyordum. Yıllardır ‘Seneye enflasyonu tek hanelere indireceğiz’ deyip duran Başkanımız bana şu fıkrayı hatırlattı” dedi:

Soru: İskandinav peri masallarıyla bizim peri masallarımız arasında ne fark vardır?

Cevap: İskandinav peri masalları “Bir zamanlar…” diye başlar, bizimkiler “Yakında… cek cak” diye.

“Şuna ne dersin?” deyip bir tane daha anlattı:

Çocuğun biri dedesine sormuş: Kuyruk nedir dede?”

“Kuyruk” demiş dedesi, 20 yıl önce yeteri kadar et yoktu dükkanlarda, insanlar da bu dükkanların önünde sıra olup beklerdi, bir parça almayı umarak. İşte buna kuyruk denir evlat. Anladın mı?

“Evet dede. Peki et nedir?”

Nihayet şu fıkrayla konuyu kapattı:

Bir Kurtuluş Bayramında yaşlı bir teyze bağırıyormuş: “Minnettarım sana Başkan, mutlu çocukluğum için!”

Yoldaşlarından biri uyarmış: “Bu da ne demek oluyor? Dalga mı geçiyorsun? Seni tanımayan bile görüp anlar, senin çocukluğunda Başkan doğmamıştı bile!”

“Tam da bunun için minnettarım ya” diye cevap vermiş kadın.

Mutlu sonla bitirelim diye şunu hatırlattım Po Po’ya:

“Geçen gün sizin resmi tv kanallarınızdan birinde Trump’ı yerden yere vuran Amerikalı bir akademisyenle yapılmış harika bir program vardı. Daha önce de İsrail’i ve başbakanı Netanyahu’yu evire çevire eleştiren bir İsrailli gazeteciyi çıkarmışlardı. O kadar da kötü değil durum galiba.”

Kendim kaşınmıştım, hemen şu fıkrayı patlattı:

Amerikalının biri bizim vatandaşlardan birine demiş ki, “Amerika Birleşik Devletleri öyle özgür bir ülkedir ki, Beyaz Saray’ın önünde dikilip ‘Trump’a lanet olsun’ diye bağırabilirim”.

“Ne olmuş!” diye cevap vermiş bizimki, “Ben de bizim sarayın önünde durup ‘Trump’a lanet olsun’ diye bağırabilirim.”

“Kendi ülkesini eleştiren akademisyenlerimiz, kendi yöneticilerini sorgulayan gazetecilerimiz, barış isteyen insanlarımız için reva gördükleri ise hapistir, işsizliktir, ölümdür…” diye parladı Po Po.

Peki, dedim, ama fıkralarla bunların üstesinden gelemeyeceğimiz de meydandadır.