Ülke yönetiminin psikolojimize etkisi
Ü

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Psikoterapilerde insanın günlük hayatını olumsuz etkileyen problemleri konuşurken genellikle çocukluk travmaları üzerinde durulur. Bu yaklaşım doğru olsa bile insanı travmatize eden sadece ebeveynleri ya da sınıf arkadaşları değildir. İnsan, parçası olduğu toplumdan ve yaşadığı ülkenin yönetiminden de farklı şekillerde etkilenir. Ülke yönetiminin insan psikolojisi üzerindeki etkisi büyüktür, çünkü aslında ülke yönetimindeki insanların tutum ve davranışları ile ebeveyn tutum ve davranışlarının etkileri birbirine benzer. ‘İnsanlar neden kötü yönetilmeyi seçer’ konulu bir yazıyı ileriki günlerde yazacağım; öncesinde ülke yönetiminin insanın duygu durumunu nasıl etkilediği hakkında yazmak istedim.

Toplumların ruhu vardır. Bu ruh, adalet, liyakat ve eşitlik gibi temel değerlerle beslenir. Ancak bu değerler erozyona uğradığında, toplumun sesi kısılır, insan ruhu çatlar, kimlikler bulanıklaşır. Günlük hayatın telaşında fark edilmeyen bu çatlaklar, zamanla bir toplumun çöküşüne zemin hazırlar.

Kötü yönetim, bu çatlakların en güçlü nedenidir. Adaletin dili kesilir, adam kayırmacılık liyakatın yerini alırsa o toplumun geleceği karanlığa gömülür.

Bugün, kötü yönetilen bir ülkede yaşayan bir bireyin nasıl hissettiğini tarif etmek için derin analizlere çok da gerek yok. Sokakta yürürken  insanların yüzüne bakmak, çökmüş omuzlarında taşıdıkları mutsuzluğu, kaygıyı ve umutsuzluğu görmek için yeterli.

Adaletin sustuğu yerlerde çaresizlik büyür

Adaletin yerini bulmadığı ülkelerde bireyler önce devlete sonra da birbirine güvenini kaybeder. Haksızlık karşısında hakkını aramanın bile mümkün olmadığını gören insan, yalnızca hukuki değil, varoluşsal bir çaresizlikle yüzleşir. Bu çaresizlik, hayal kırıklığıyla birleşir ve bir öfke topuna döner.  

Bu öfkeyi en iyi anlayabileceğimiz örneklerden biri Fransız Devrimi’dir. Aristokrasinin bolluk içinde şatafatlı hayatlar sürerken halkın açlığa mahkum edilmesi, adaletsizlik karşısında büyüyen kolektif bir patlamaya dönüşmüştü. İnsanlar, kendilerini değersiz hissetmeye başladığında bedeli ne olursa olsun sadece haklarını değil, kimliklerini de savunmaya başlar.

Tabii bu durum her toplum için geçerli değil. Bazı toplumlar da siner, susar ve unutmayı seçer. Oysa insanın hakkını araması, değersizleştirilmesi karşısında kendi varlığını ortaya koyması hem bireysel, hem de toplumsal değişim adına kritiktir. En sevdiğim romanlardan Charles Dickens’in ‘İki Şehrin Hikayesi’ tam da bu dönüşümün birey üzerindeki etkisini anlatır.  

Ekonomik krizler: Açlığın sesi, umudun sessizliği

Ekonomik krizler, yalnızca sofradan eksilen yemekle ya da alım gücünün azalmasıyla tarif edilmez. Kriz, aynı zamanda umutsuzluğu da beraberinde getirir. Ekonomik krizler travmatiktir. Dünya tarihine bakıldığında, ekonomik çöküşlerin yalnızca yoksulluğa değil, toplumsal travmalara da yol açtığını görebiliriz.

1929’daki Büyük Buhran bunun en iyi örneklerinden biridir. Amerika’da işsizlik oranları yükseldiğinde yoksulluktan, çaresizlik duygusundan dolayı birçok insan hayatına son verdi. Dolayısıyla, ekonomik krizlerin duygu durum üzerindeki etkisi görmezden gelinemez.

Ekonomik krizin etkilerini sinemada da sıkça görüyoruz. Bong Joon-ho’nun ‘Parasite’ filmi, ekonomik eşitsizliğin insanlarda yarattığı sessiz öfkeyi ve içten içe büyüyen çaresizliği gözler önüne seriyor. Zengin ve yoksul aileler arasındaki çizgi, sadece maddi değil, ruhsal bir uçurumu da temsil ediyor.

Liyakatsizlik ve toplumsal çürüme

Bir ülkede liyakat yerini kayırmacılığa bıraktığında nitelikli bireyler kenara itilir, vasatlık yüceltilir. Bu yalnızca bir yönetim sorunu değil, bir toplumun varoluşunu zeminden sarsan bir dinamik. İnsan, hak ettiği yerlere gelemeyeceğini gördüğünde inanç ve motivasyonunu kaybeder. Bu kayıp, özellikle gençlerde, geri dönüşü olmayan bir ‘gitme’ arzusunu besler. Beyin göçüyle ülkesini terk eden genç zihinler, aslında yalnızca bir ekonomik sistemden değil, yaşanmaz hale gelen bir düzenden kaçmakta.

Benzer bir durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde de net bir şekilde görülmüştü. Nispeten liyakate dayalı bir sisteminin bozulması, adam kayırmacılığın yaygınlaşması, devleti yönetemeyen bir bürokrasi yarattı ve imparatorluğun çöküşünü hızlandırdı. Nitelikli insanların başka ülkelere göç etmesi, bir ülkenin geleceğini ciddi anlamda tehdit ediyor.

Orhan Kemal’in ‘Murtaza’  adlı romanı liyakatsizlikle yoğrulmuş bir düzenin birey üzerindeki etkisini, ironik ama çarpıcı bir şekilde anlatır. Bu  eser, sadece bir karakterin değil, yozlaşmış bir düzenin de portresini çizer.

Bir toplumun psikolojik çöküşü

Tarih ve sanat, kötü yönetimlerin toplumsal ruh üzerindeki etkisini anlamak için bize güçlü bir ayna tutuyor. Ancak bu aynada gördüklerimiz, yalnızca geçmişin değil, günümüzün de hikayesi. Adaletin, liyakatin ve eşitliğin olmadığı her yerde insan, içindeki en temel insanlık duygularını kaybetmeye mahkumdur. Depresyon, anksiyete ve tükenmişlik gibi psikolojik rahatsızlıklar, yalnızca bireylerin değil, toplumların çöküşünü işaret eder. Sonuçta, toplum bireylerden oluşur.

Tarih boyunca, kötü yönetimlerin yarattığı travmalar nesiller boyunca hissedildi. Ancak bu döngüden çıkış mümkündür. Çünkü bir ülkenin geleceği, o ülkenin insanlarının ülkelerine sahip çıkma sorumluluğunu almasında saklı. Bu da kavga ve dövüşle değil, ancak aklı selim davranmakla olur. Korku, öfke, umutsuzluk ve öğrenilmiş çaresizlik kötü yönetimlerin sonucu olduğu gibi, kötü yönetimlerin devam etmesinin de sebebidir.

Adaletin özgür olduğu, fırsat eşitliğinin sağlandığı, şeffaf ve liyakata dayalı bir yönetim tüm toplumun ruh sağlığını olumlu etkileyeceği için her birey daha huzurlu, dolayısıyla her alanda daha üretken olur. Sonuç olarak ülke çağdaş uygarlık seviyesine ulaşır.

Toplumlar, kötü yönetimlerden dolayı içten içe zamanla çürür. Bu çürümenin önüne toplumu oluşturan yetişkinlerin, yetişkin olmanın sorumluluğunu alıp o yönde hareket etmesiyle geçilir. Sağlıklı bir yetişkin kendi hayatının sorumluluğunu alır ve harekete geçer. Eğer yönetimler bireylerin hayatlarını olumsuz etkiliyorsa insanın bir çocuk ya da ergen gibi davranma lüksü kalmamıştır.

Büyümek, değişmek acılı ve sancılıdır. Yalnız unutmayalım ki aynı şeyi yaparak farklı sonuç alamayız. Ve tabii umudu kaybetmemek gerek; çünkü umut, en karanlık zamanlarda bile direnmeye devam eder.