Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Türkiye’nin varlığının güvencelerinden biri de, her ne kadar delinip, ihlal edilip, değiştirilmek istense de, Anayasasıdır. Bugün, yamalı bir bohça gibi de olsa, her yurttaşın hala varlığına, koruyucu ve kollayıcı vasfına güven duyduğu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, kuruluş ilkelerinin ve ülkenin bütünlüğünün en temel dayanaklarından biri olmaya devam etmektedir. Anayasalar değişebilir, güncel ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yenilenebilir.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgasının güvencesi olan Anayasamızın ilk dört maddesinin değiştirilmesini düşünmek ve tartışmak tıpkı Lozan ve Montrö’nün tartışılması kadar tehlikeli ve yıkıcı olur. Bu üç belgenin üzerine titrememiz gerekirken onları yıpratmaya çalışan bir anlayışla hareket edilmesini bu ülkenin vatansever yurttaşlarının hiçbirinin kabul etmesi mümkün değildir.
Türkiye’de bu tartışmaların ortaya atılması ne yazık ki Cumhuriyeti içselleştirememiş insanların da kafalarının karışmasına yol açıyor. Bu karmaşa sadece halk kitlelerinde değil aynı zamanda yönetici çevrelerde de hasar yaratabiliyor. Buna “öğrenilmiş çaresizlik” demek bir ölçüde doğru olsa da asıl tehlikenin “çaresizliğin öğretilmesi” olduğunu bilmek yerinde olur. Türkiye’nin yıllardan beri çözüme kavuşturulamamış sorunları var. Ancak bunları çözmek için mevcut imkanlar da yıllardan beri kullanılmadı ya da kullanılmak istenmedi. Bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürme gayreti içindeki Türkiye’de hukuk siyasileştirilmek suretiyle etkisizleştirildi ve halk nezdinde güvenilirlik ve inanılırlığını yitirdi.