Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Televizyonun geniş bir kitle tarafından izlenebilmesi, bilgilerin herkesin anlayabileceği bir şekilde basitleştirilmesiyle mümkün oldu. İzleyiciyi çekme yarışındaki programlar, giderek daha basit ve anlaşılır hale geldikçe, içerikler en düşük ortak paydada buluştu. Kuşkusuz, televizyonun amacı izleyiciyi aptallaştırmak değildi; ancak “herkesin anlaması” gayreti, basitliğin ve kolayın öne geçmesine neden oldu. Bu bağlamda, üç “uzman” çağırılarak en karmaşık konular saatlerce tartışılıyor. Aynı kişiler, yıllarca her konuda yüzlerce saat konuşarak izleyicileri “aydınlattı”. İronik bir şekilde, ülkedeki “aydınlık” biraz da bu uzmanların katkısıyla gerçekleşti.
Ancak bu uzmanların sadece kendi alanlarıyla sınırlı kalmadığını da gördük. Örneğin, yıllarca hukuk ve anayasa konularında görüş bildiren bir profesör öldükten sonra karmaşık çıkar ilişkilerine karıştığını duyduk. Uluslararası ilişkiler ve ekonomi gibi karmaşık konular özel uzmanlık alanları. Televizyondaki uzmanlar, bu karmaşık konuları basit bir dille açıklamaya çalışırken, her konuyu basitleştirdiler. Yani dünya çok basit bir yer, dünyadaki her konun basit bir çözümü var. Ah şu dış güçler olmasa… Popülizmin özünde de bu yatıyor: karmaşık meseleler herkesin anlayabileceği düzeyde basitleştiriliyor. Bu durum, bilginin ve haberin değersizleşmesine yol açtı. Sonunda, değersiz konuların takipçileri haline geldik ve her konuda kendimizi “uzman” gibi hissettik. Televizyon, aslen eğitmek değil, eğlendirmek amacı taşıyor. Bu da acının, kötülüğün ve zulmün bile magazinleşmesine izin veriyor. Eğer zulüm eğlenceye hizmet ediyorsa, değeri artıyor. Kısacası, televizyonun eğlence odaklı yapısı, karmaşık meselelerin basitleştirilmesine, bilginin değersizleşmesine ve acının bile eğlencelik bir unsura dönüşmesine yol açtı.
Televizyon interaktif değil. Televizyoncu izleyici ilişkisi asimetrik. Bu insanı edilgen yapıyor. İzleyiciler bir dönem sonra her şeyin sadece izleyicisi oluyorlar. Medyanın kişiyi yok edici bir yanı var… Heinrich Böll’ün Katharina Blum’un Yitirilmiş Onuru’nda anlattığı hikâye. Medya linçi, sembolik katliamı da magazinleştirebiliyor. Ahmet Kaya’dan bildiğimiz hikâye… Televizyon, izleyicinin kötü ile arasına mesafe koyarak, kötüyü kötüleyip kendi içindeki kötüyle yüzleşmekten kaçınıyor. Örneğin, günlerce çocuğunu döven zalim bir babayı izleyip, kendimizi kötü olmadan, kötüyü kınayarak rahatlatıyoruz. Bu izleme süreci, sanki kötüye karşı durduğumuzu hissettiriyor, ama aslında kötüye olan ilgimizi canlı tutuyor. Kötü, günümüzde televizyon için kameralar karşısında üretiliyor. İslamcı teröristlerin kafa kesme videoları, kötünün televizyon ve internet üzerinden üretilip yayılmasına bir örnek. Bu videoları izleyip “kötü” diyerek tepki veren milyonlarca insan, aslında kötünün amacına ulaşmasını sağladı. İzleyiciler, bu kötülüğün yayılmasına, farkında olmadan katkıda bulunuyorlar.
Belki de asıl soru şu: Neden bu kadar eğlenmeye ihtiyaç duyuyoruz? Eğlence, belki de inkâr etmenin, görmezden gelmenin ve bastırmanın en etkili yolu. Eğlenirken, sorunları göz ardı ediyor, üzerini örtüyoruz belki de.