Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Bir meseleye ‘çözüm’ bulmak üzere konuşulurken, çalışılırken bu kadar çok ‘şüphe’ ile hareket edildiği herhalde pek görülmüş değildir. İktidar tarafında Erdoğan ‘anasının dilini konuştuğu için ötekileştirilen vatandaşlar’dan söz açıyor. Bahçeli zaten ‘kolaylaştırıcı’ olmuş el uzatıyor… Ancak bu açıklamaların hemen ardından ‘memlekette Kürt sorunu diye bir sorun olmadığını’, ‘24 saat Kürtçe yayın yapan devlet televizyonu ve anadilde eğitim düzenlemesi ile konunun kapandığını’, ‘çözüm sürecinin bir kere denendiğini, bir daha denenmeyeceğini’ ve zaten meselenin bir ‘terör’ meselesi olduğunu ifade eden yeni açıklamalar yine aynı ağızlardan geliveriyor.
Bu kadar çok ‘şüphe’ ve ‘şüpheli durum’ varken yeni döneme ‘çözüm süreci’ değil ‘çözüm şüphesi’ adı konsa yeridir. Çünkü böyle ‘şüpheli’ bir ortamda ‘çözüm’ de bir süreçten çok bir şüphe! Ancak bir dostumuzun tarifiyle, “Bu kadar karmaşık ve uzun süreli bir sorun zaten bir defada nasıl çözülebilirdi ki? Denenecek, hatalar yapılacak, tekrar denenecek, bu kez o hatalar yapılmamaya çalışılacak…” İşte bu tariften şüphe etmeye gerek yok. Elbette 40 yıllık, Sykes-Picot’ya kadar geriye uzatacak olursak 100 yıllık sorun, kolay iş değil. Bir de meselenin, uluslararası boyutu var ki… Bugün bu konudaki ‘ihtimaller’i dünden daha çok konuşuyor olmamızın asıl nedeni de uluslararası durumda, özellikle de Ortadoğu’da son dönemde yaşananlar zaten. Oradaki ‘şüpheleri’ de eklersek iş iyice dallanıp budaklanacak!
Ama şüphe götürmeyen tek şey var: Eğer bu defa da olmazsa, öncekinden daha ağır faturalar ödenecek! Yani deneyip, hata yapıp, tekrar denemenin de bedeli ağır oluyor… Şubat ayında, ‘seçimden sonra süreç’ iddialarını tartışırken sorduğumuz soruyu hatırlatarak bitirelim: ”‘Yeni bir süreç’ kaçınılmaz. Bugün mü, yarın mı, yoksa daha sonra mı? Ve nasıl olacağı da tartışılabilir elbette. Adına ‘süreç’ bile denmeden belki de… Ancak mesele o günün gelip gelmeyeceği mi gerçekten? Barıştan, insan haklarından, siyasi özgürlüklerden, asgari düzeyde bile olsa demokrasiden yana olanlar için bu soru: Ne durumda, hangi güç ve enerjide, nasıl bir birlik ya da dağınıklık hali içinde olacak o güçler?” Bu soruya ‘şüphe’siz yanıtlar verme zamanı gelmiş görünüyor…