Fatih Yaşlı: Acemoğlu ve Robinson, her şeyi açıklama iddiasındaki liberal büyük anlatı kitaplarından birinin yazarları

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Marx “Felsefenin Sefaleti” adlı çalışmasında burjuva iktisatçılarından söz ederken şöyle der:  “Onlar için ancak iki tür kurum vardır: Yapay ve doğal. Feodalizmin kurumları yapay kurumlar, burjuvazininkiler ise doğal kurumlardır. Bu durumlarıyla kendileri gibi iki tür din kuran tanrıbilimcilere benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din insan icadı, kendilerininki ise tanrıdan çıkma.” Bu sözleri Nobel ekonomi ödülünün bu yılki sahipleri Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’a uyarlayarak şöyle demek yanlış olmayacaktır sanırım.  Onlar için ancak iki tür kurum vardır: Başarısız ve başarılı. Doğunun kurumları başarısız kurumlar, Batınınkiler ise başarılı kurumlardır. Bu durumlarıyla kendileri gibi iki tür din kuran tanrıbilimcilere benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din insan icadı, kendilerininki ise tanrıdan çıkma.

Acemoğlu ve Robinson, tıpkı Hariri gibi son yıllarda Batıda moda olan ve çok satan her şeyi açıklama iddiasındaki liberal büyük anlatı kitaplarından birinin yazarları ve iktisatçı olarak bu seneki Nobel’i aldılar. Kendilerine bu ödülün verilmesinin gerekçesi ise “dünyada giderek artan gelir dağılımı adaletsizliğine dair bir teori geliştirmeleri” olarak açıklandı. Peki neydi bu teori? Az önceki Marx uyarlamasını hatırlayarak ve en özet haliyle söyleyecek olursak, Acemoğlu ve Robinson Batının gelişmişlik nedenini kapsayıcı kurumlar oluşturabilmesine bağlıyor, Doğunun az gelişmişliğinin gerisinde ise kurumlarının dışlayıcı niteliğinin bulunduğunu öne sürüyordu. Acemoğlu ve Robinson, Batının, sömürgeciliğin ve emperyalizmin sömürge coğrafyalardaki işleyiş biçimleri, oralardaki “kurumsallaşma” potansiyelini yok etmek için neler yaptığı, o coğrafyaların geri kalması için nasıl bilinçli bir şekilde hareket ettiği, sanayileşmesini engellediği, tarımını çökerttiği, eğitimli nüfusunu kendine çektiği, gerici siyasetleri desteklediği vb. meselelere neredeyse hiç değinmiyor, Batı toplumları içi sınıf çatışmalarını ve “başarılı” kurumların ortaya çıkışında işçi sınıfı mücadelesinin oynadığı rolü de görmezden geliyorlardı. 

Yani bu iki isim netice itibariyle Batıya ve Doğuya özsel ve değişmez nitelikler atfediyor ve bütün burjuva iktisatçıları gibi yoksulluğun nedeninin bizzat yoksullar olduğunu söylemiş oluyor, demokrasiyle kapitalizm arasında ise varoluşsal bir ilişki kuruyor, demokratik kurum ve mekanizmaların gerisinde kapitalizmin bulunduğunu ileri sürüyorlardı. Acemoğlu’nun Nobel ekonomi ödülünü alması tam da bir ekonomik kriz yaşayan ve kurumları çöküş işaretleri veren ülkemizde, bu duruma uygun bir toplumsal ruh halinin sonucu olarak, sevinçle ve coşkuyla karşılandı. Özellikle “alık muhalif” cenahta, yani ülkenin içerisinde bulunduğu durumun sınıfsal nedenlerini kavrayamayıp, örneğin Koç’tan “laik sermaye” diye medet uman kesimlerde, ekonominin Acemoğlu’na teslim edilmesi gerektiği, Altılı Masa iktidara gelseydi Acemoğlu’nun tam da bu görevi üstleneceği, büyük bir fırsatın kaçtığı, bilimin ve liyakatin önemi gibi söylemler havada uçuştu. Oysa her şey gibi bilim de bilim insanı da bilim ödülü de sömürü ve tahakküm ilişkilerinden bağımsız değildi ve ABD seçimlerinde Bernie Sanders’ın aday olmasıyla ilgili bir yazısını “bize kamulaştırma değil, düzenlenmiş piyasalar lazım” diyerek bitiren Acemoğlu da insanlığa önünde sonunda kapitalizmden kaynaklı sömürü ve tahakkümün biraz dizginlenmiş bir versiyonundan başka bir şey vaat etmiyordu. 

Fatih Yaşlı’nın yazısı