Her an karşı karşıya kalabileceğimiz bir başka toplumsal beka meselemiz var, o da beklenen İstanbul depremi. Olası depreme dair onlarca senaryo çalışması var. Depremin yaratacağı yıkımlar ve yıkım altında kalmalar kadar senaryolarda öne çıkan mesele depremin hemen ardından yaşanacaklar. Kurtarma çalışmalarının organizasyonundan yaşamı sürdürmek için gereken sağlık malzemelerinin, enerjinin, suyun ve gıdanın dağıtımı ve temini meselesine, yağmalamalardan asayiş meselelerine onlarca çalışılmış felaket senaryosu var. Türkiye yüzölçümünün yüzde 42’si birinci derece deprem bölgesinde. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin çoğu büyük deprem riski tehdidi altında. Olası İstanbul depreminin ne zaman olacağını öngörmek mümkün değil.
Kasırganın gözünde olduğumuzu da, örneğin İstanbul depreminin eli kulağında olduğunu da herkes biliyor. Bu olasılık ve risk konusunda solcusu sağcısı, Türk’ü Kürt’ü, AK Partilisi CHP’lisi de hemfikir. Altı ay önceki yerel seçimlerde tüm İstanbul adayları bu riskten, yapacaklarından söz ettiler. Peki, öyleyken İstanbul depreme hazır mı? İstanbul Küçükçekmece’de bir yıl önce 3 katlı bina bir gün kendi kendine çöktü, ölenler yaralananlar oldu. Çökme sonrası İstanbul Büyükşehir Belediyesi riskli binalarda hızlı tarama testleri gerçekleştirdi. İBB açıklamasına göre bugüne kadar 35 bin yapıda analiz yapıldı, konutlar dayanıklılığına göre A ve B (düşük risk), C (orta risk), D (yüksek risk) ve E (çok yüksek risk) kategorilerinde sınıflandırıldı. Bina incelemesi sonuçlarında analizi yapılan konutların yüzde 50’si D ve E kategorisinde, yani riskli yapı olarak, 1556 bina ise bu kategorilerin de dışında, her an çökebilir diye belirlendi.
Bu tespitin yapıldığı medeni her ülkede işi gücü bırakıp, seferberlik ilan edip bu binalara çare üretilirdi. İBB İstanbul’da 142 “afet öncelikli müdahale alanı” belirlemiş. Bu alanlar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından belirlenen 69 riskli alan ve 127 rezerv alan ile karşılaştırılmış. Sıkı durun, yerel yönetim ile ulusal iktidarın belirlediklerinin sonucunda sadece 2 riskli alanın ve 7 rezerv alanın kesiştiği belirlenmiş. Bu tablo bile gerçeküstü değil mi? Risk, riskli alan tanımında bile anlaşamayan bir yönetim meselemiz var. Bir de tanımda ortaklaşsalar da yapılacaklar, alınacak tedbirler meselesinde daha derin farklılıklar var. Örneğin kentsel dönüşüm diye kodlanan binaların yenilenmesi meselesi. Kentsel dönüşümü nasıl yöneteceğiz, nasıl gerçekleştireceğiz, nasıl finanse edeceğiz, ulusal ve yerel kamu yönetimlerinin sorumlulukları ne, yurttaşların sorumlulukları neler konusundaki politikalarda da derin görüş ayrılıkları var.