Eziyete dayanamayıp intihar eden asistanın annesi: Bu işin peşini bırakmayacağım

MESUDE DEMİR

@mesudedemirr

Eğitim gördüğü klinikte gördüğü baskı, yıldırma ve eziyete dayanamayarak yaşamına son veren Uğurcan Ağcaoğlu’nun ailesi sorumluların cezalandırılmasını bekliyor. “Bu işin peşini bırakmayacağım” diyen annesi Lila Arslan, gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar haklarını aramaya kararlı.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı’nda henüz altı aylık bir asistan olan 29 yaşındaki Ağcaoğlu, 9 Temmuz’da annesini arayarak helallik istemiş ve arkasından intihar etti.

Uğurcan Ağcaoğlu.

İntihar haberlerini özendirici olabilir endişesiyle yapmaktan yana değiliz. Ancak Uğurcan’ın intiharı asistan hekimlerin yaşadıkları, yöneticinin ve deneyimli hekimin ‘normal’ veya eğitimin bir parçası kabul ettiği ‘mobbing’in varabildiği boyutları bir kez daha gösterdi.

Cerrahi hayaliydi

Uğurcan 17 yaşındayken babası akciğer kanserinden ölünce hekim olmayı kafasına koydu. Girdiği Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden dereceyle mezun oldu. Arkasından Tıpta Uzmanlık Sınavı’yla (TUS) İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında uzmanlık eğitimine başladı. Aklı cerrahideydi. Kısa asistanlık sürecinden sonra istifa etti ve yeniden sınava girdi. Bu kez Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği’ne yerleşti. Ancak doktor amcasının dahiliye branşlarına yönelmesi yönündeki ısrarlı önerilerine de uyarak eğitime başlamadı. Yeniden TUS’a girdi. Bu kez Çam Sakura Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği’ne yerleşti. Aslında burada mutluydu. Ancak bir senenin sonunda bir kez daha istifa etti ve hayalinin peşinde koşmaya devam etti. Bu kez Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalında uzmanlık eğitimine başladı.

İlk bir ay sorun yaşamadı. Ancak arkasından yakınlarıyla paylaşacak, dertleşecek kadar stresli, zor günler başladı. Klinikte anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Mustafa Yılmaz dahil 19 kişiydiler. Hemen herkes Uğurcan’a yapılanlara tanıklık ediyordu. Ameliyatta, acilde, hasta başında her yerde kıdemlileri ezdi, hakaret ve küfür etti. Ceza nöbetleri tutturdu. Evinden geri çağırdı. ‘Çalar saat’miş gibi uyandırmalar için görevlendirildi, iki dakika geciktiği için azarlandı, evrakları gizleyip onun kaybettiğini öne sürdüler. Ameliyatlara alınmadı. Kısacık bir zamanda, akıllarınca ondan cerrah olmayacağına karar vermişler, ‘cezasını’ kesmişler ve hatta uzaklaştırmayı görev edinmişlerdi.  

Uğurcan sonunda yaşatılanlara dayanamadı ve evinde intihar etti.

Cenazesine daha önce eğitim aldığı kliniklerden hocaları, arkadaşları gelse ya da yolladıkları çelenklerle duygularını paylaşsa da eğitim aldığı klinikten katılan olmadı.

Soruşturma süreci yavaş ilerliyor

Bu kez kol kırılıp, yen içinde kalmayacak. Ailesi idari, adli tüm süreçlerin peşinde. Sadece Uğurcan’ın çiğnenen onuru, yaşam hakkı için değil, insanlık dışı muamele gören tüm asistanlar için…

Tek çocuğunu toprağa veren anne, Uğurcan’ın meslektaşı amcası Dr. Türker Ağcaoğlu, avukat kuzeni İpek Ağcaoğlu soruşturmaların ve adli sürecin takipçisi. Ancak aradan geçen iki ayda bir arpa boyu bile yol alınmaması aileyi kaygılandırıyor.

Diken, her üçünden hem Uğurcan’ı hem de sürecin nasıl işlediğini dinledi.

Annesi söze, “Suçluların cezalandırılmasını bekliyorum. Benim çocuğumun hakkını yediler. İnanın ki benim çocuğuma kıyılmasaydı iyi bir doktor olacaktı” diye başladı.

‘Oğlum bırak dedim, dayanacağım dedi’

Sonra o güne döndü.

Uğurcan’ın annesiyle haziran ayında çekilmiş son fotoğrafı.

9 Temmuz sabahı her gün yaptığı gibi saat altıda Uğurcan’ı aramış. O gün işlerini bitirmek için 06.30’da hastaneye giden Uğurcan, “Benim için dua etsene güzel bir gün geçsin” demiş. Aynı gün öğle saatlerinde bu kez Uğurcan annesini aramış: “‘Artık dayanamıyorum. Bittim ben. Seni çok seviyorum. Hakkını helal et’ dedi. Kapadı telefonu. Bir daha da ne ulaşabildim ne de sesini duyabildim.”

Uğurcan ayrıca annesine bir mektup bırakmış. Arslan o veda mektubu savcılıkta olduğu için henüz görmemiş bile. Arslan Uğurcan’ın Almanca, İngilizce ve Rusça bildiğini, keman, org çaldığını, çocukluğundan beri çok meraklı ve çalışkan olduğunu anlattı. Önce ortopediyi düşünmüş ama plastik cerrahiyi kazanınca da çok sevinmiş. Annesiyle sık sık konuşurmuş. Ancak klinikteki ilk ayından sonra aramaları seyrelmiş. Sürekli meşgul olduğunu anlatan Arslan, şöyle devam etti: “Ya nöbette ya hastanede ya uykuda ya da hasta başındaydı. Sesi çok üzgün gelirdi. Sonra bir gün aradı ve ‘kusura bakma benim yüzümden seni sözlü olarak taciz ediyorlar’ dedi. Kıdemli asistanları küfür ediyormuş. Yemek yemek yasak, su içmek yasak, telefon kullanmak yasak. ‘Oğlum bırak, istifa et, başka yer yaz’ dedim. Kabul etmedi, ‘dayanacağım’ dedi. Oğlum hayat dolu bir insandı, kıydılar.”

‘Çocuğumu görünce tanıyamadım’

Arslan en son haziranda, eşiyle birlikte İzmir’e Uğurcan’ın yanına gidip, iki hafta kalmış: “Kendi çocuğumu tanıyamadım. Çok zayıflamıştı. Çok üzülüyordu. ‘Oğlum anlat’ dedim. Anlattı. Uğurcanı aç da bıraktılar, uykusuz da. Aşağıladılar, küfür ettiler. Hastaların yanında aşağıladılar. ‘Beni istifa ettirmek istiyorlar’ dedi.”

Babaannesi Necla Ağcaoğlu ile.

Arslan eşi Cem Arslan Uğurcan’ın yanına, İzmir’e taşınmaya karar vermişler. Yaşadıkları Ankara’ya dönüp hazırlıklara, toplanmaya başlamışlar. Uğurcan taşınma kararlarına çok sevinmiş, ev aramalarına katılmış. 1 Ağustos’tan itibaren İzmir’de yaşayacak şekilde işlerini, yaşamlarını organize etmişler.

Bu arada intihardan hemen önce tedavi kabul etmeyen bir hastanın imzaladığı onam belgesi ortadan kaybolmuş. Uğurcan belgeyi hasta dosyasına koyduğunu hatırlıyor ama bulamıyormuş. Bunun üzerine kıdemlisi hemen istifa edip gitmesini istemiş. Derken söz konusu belgeyi çıkarmışlar ve şaka yaptıklarını söylemişler.

‘Benim oğlum son olsun, başkaları toprağa verilmesin’

Oğlunun eğitim gördüğü ortamı Nazi kampına benzeten Arslan,şöyle devam etti: “Güçlü, hayat dolu bir çocuktu. Herkesten beklerdim de ondan hayatına son vermesini beklemezdim. Okulunda, önceki bölümlerinde hep sevildi, böyle sorunları hiç olmadı. Çocuğumun hakkını yediler.”

Arslan sorumluların cezalandırılmasını bekliyor ve ekliyor: “Sorun varsa konuşsalardı. Anlatsalardı. Neden oğluma bunları yaptılar? Tanıklar var. Çalışma arkadaşlarına böyle davranan, hastasına da davranır. Benim oğlum son olsun. Mobbing bitsin. Başka anne, babalar çocuklarını toprağa vermesin. Ben bu eşin peşini bırakmayacağım. Sorumluların ceza alması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gideceğim.”

‘Hocası da görevini yapmadı’

36 yıllık hekim amcası Türker Ağcaoğlu da Uğurcan’ın hakkının peşinde. Yeni başlayan asistanların yaşadıklarını diye getirmekten kaçındıklarını belirten Ağcaoğlu, şöyle anlattı: “Bunun bir sınırı olmalı. Elbette cerrahi branşlarda disiplin esastır. Asistan hata yapabilir. Tabii ki kıdemlileri, ara kıdemlilerinin, onların hatalarına karşı uyarı görevleri her zaman olacak ama bunun sınırının iyi ayarlanması gerekiyor. Kırmadan, üzmeden, hakaret etmeden, incitmeden asistan uyarılabilir. Özellikle 3-5 kıdemlisi onu istenmeyen kişi haline getirmişler. Göndermek, istifaya zorlamak için ellerinden geleni yapmışlar. Uğurcan kendi isteğiyle istifa etmeyince de eziyete geçmişler. İstediklerini vermedi ama canını verdi.”

Ağcaoğlu klinik sorumlusu Prof. Dr. Yılmaz’ın olan bitenden haberi olduğunu düşünüyor: “Bir hocanın görevi, asistanı en iyi şartlarda yetiştirmek, eğitmek, cerrah olarak donanımlı hale getirmek. Onda bu yeteneği görmediyseler, konuşup ‘Evladım bak çok istiyor, seviyorsun ama yeteneklerin buna uygun değil. Çok da vakit kaybetmeden daha uygun bir branşıseçebilirsin’ diye yol gösterseydi. Ruhunu parçalayarak, üzerine giderek, her türlü eziyeti yaparak canına kıymasına sebep oldular. Hiçbir psikolojik sorunu yoktu. Oraya gidene kadar mutlu ve başarılıydı. İki kişiyi asla affetmiyorum. Bölüm Başkanını ve son olayda hasta evrak saklayarak, kaybettiğini söyleyen kıdemlisini.”

Ağcaoğlu tanıkların baskı görmesinden, tanıklıklarını olduğu gibi anlatmamasından duyduğu endişeyi de dile getirdi.

Türker Ağcaoğlu, İpek Ağcaoğlu.

‘Organize kötülük yaptılar’

Süreci takip eden avukat İpek Ağcaoğlu ile Uğurcan’ın arası bir yaş. Birlikte büyümüşler: “Her gün birisinin azarladığını anlatırdı. Kıdemlisi ‘ben olduğum sürece sana iş vermeyeceğim’ demiş. Çömezi eğitmeden, usta performansı beklediler. Yine de olay günü işlerini toparlamak için hastaneye bir saat erken gitmiş. İntihara niyetli biri işlerini toparlamak için erken mi gider?  Aile bağları kopuk, intihara meyilli, psikolojisi bozuk, zayıf bir insan değildi. Psikolojisini, sağlığını bozacak derecede yaralar açılması, herkesin önünde kırılıp dökülmesi, aşağılanması, hakaret edilmesi mesleki disiplin değil, eziyettir. Organize kötülüktür.”

Uğurcan’ın hayatından vazgeçmesine altından kalkamayacağı şeylerin sebep olduğunu belirten Ağcaoğlu, “Demek ki bu son noktayı bir çözüm olarak gördü. Oradaki muamele çocuğun algılarını o derece zedeledi. Bu cezai anlamında, ceza hukuku boyutunda da eziyettir” dedi.

‘Kusurlular, cezasız kalmasın’

Sağlık Bakanlığı olayla ilgili soruşturma yürütüyor. Ancak aile soruşturmanın ne aşamada olduğunu öğrenemiyor. Savcılık soruşturması da sürüyor. Aile mobbing eziyet boyutuna vardığı için savcılıktan bu kapsamda soruşturma talep etti. Ancak ifadelerin tamamlanması gecikti. 

Ağcaoğlu ifade verecek tanıklar üzerinde (ki bunların hemen hepsi uzman, asistan hekim, hemşire ya da başka klinik çalışanları) baskı olduğunu tahmin ediyor: “Açığa alınan, görevden el çektirilen, tedbir mahiyetinde uzaklaştırılan kimse yok. Sorumluluk görevlerinde kalmaya devam ettikçe idari soruşturmanın şeffaf yürütüleceğine inanmıyorum.”

Arslan kuzeninin yaşadıklarının ve ölümünün unutulmamasını istiyor: “Uğurcan asistan hekimlerin yaşadıklarının bir sembolü. Bu kötülüklerin cezasız kalmamasını istiyorum. Her türlü kusurlular. Hem idari anlamda hem hukuki anlamda bunun karşılığını görmelerini istiyorum ki bu başkalarına ibret ve emsal dava olsun. Umuyoruz ki iddianamesi düzenlenip, davası açılır. Bütün amacın ve temennim bu. Can intihar ettiği için mobbing gündeme geldi ama bunu dile getiremeyen, sessizce çeken, çekmek zorunda hisseden çok sayıda nitelikli insan var.”