Asgari ücretle ve açlık, yoksulluk sınırında asgari hayatlar yaşamaya mahkûm edilmiş, sinemaya, tiyatroya gidemeyen, dışarıda yemek yiyemeyen, tatil yapamayan milyonlar. Altüst edilmiş bir gelir dağılımı, tamamen halkın üzerine bindirilmiş bir vergi yükü, korkunç bir yolsuzluk düzeni, imar-rant-ihale üçgeninde kolaylıkla köşeyi dönen bir azınlık, adaletin ve hukukun gözden yitimi, tarikat ve cemaatler arasında parsel parsel bölüşülmüş bir devlet aygıtı…
Türkiye bugün piyasacılıkla dinci gericiliğin ve artık ona çoktan eklemlenen ülkücü milliyetçiliğin ölümcül sentezi altında çözülüyor, çürüyor, kendi felaketine doğru hızla koşuyor. Kara para aklayanlar lüks araçlarında çektikleri videolarla tahliye edilmelerini kutlarken, kestikleri kolonlar nedeniyle depremde onlarca insanın ölümüne sebep olan müteahhitler serbest bırakılırken, ormanından bir ağaç kesilmesin diye uğraşan yurttaş sermayenin kurşunlarıyla can veriyor, 8 yaşında bir kız çocuğu öldürüldükten sonra bir çuvala konup dereye atılıyor. Organize bir kötülük, kolektif bir şekilde halka, topluma, hukuka, adalete, insani olan her şeye saldırıyor.
Narin’in ölümü de bu saldırının bir parçası. Tıpkı Aladağlar’da, malum vakıflarda, tarikat ve cemaat yurtlarında, dinciliğin boğucu ikliminde yitirdiğimiz çocuklar gibi yitirdik Narin’i. Yardım edeniyle, görmezden geleniyle, susanıyla bütün bir köyün kolektif olarak işlediği bir cinayete kurban gitti Narin. Ama sadece bu değil, Türkiye’yi on yıllardır bir örümcek gibi kuşatan ve en çok da çocukların ömrünü çalan sağcılığın kurbanı oldu o. Mesele tek başına taşra değildi yani, mesele düzendi. Günler sonra bulunan küçük bedeninin konulduğu tabutun üzerine örtülen gelinliğe, o tabuta taşıyanlara bir bakın; gericiliğin ahlaksızlığını, utanmazlığını, alçaklığını tüm çıplaklığıyla göreceksiniz orada.