Ceren Sözeri: Gazeteciliği 'kimin' için yapıyorsunuz?

Erdal Güven
Erdal Güven
Mesleğe 1991’de Cumhuriyet'te başladı. Yeni Yüzyıl ve Radikal’de çalıştı. Ocak 2013'ten bu yana Diken’in yayın yönetmeni.

ONUR ÖNCÜ

@oencueonur

Uzun yıllardır televizyonda yayınlanan haber programları, seçilen konu doğrultusunda beş altı kişinin yan yana dizildiği, minimum dört saatlik yayınlar biçiminde gerçekleşiyor. ‘Bilgi’ az, ‘tartışma‘ çok. Kısa yorumlar yerine monologlar dinliyoruz. Hem de çoğu artık bıkkınlık veren ‘konuk’lardan.

Haber kanallarını açtığımızda ise uzun bir süredir ana muhalefet partisi CHP’nin içindeki ‘güç’ savaşlarına gazetecilerin dahil olduğunu görüyoruz. İşin kötüsü neyin haber neyin ‘dedikodu’ olduğu anlaşılmıyor. Bir tarafgirlik söz konusu.

Bu durum öyle bir noktaya geldi ki CHP içindeki tartışmalar -örneğin cumhurbaşkanı adayı kim olacak tartışması- siyasetçilerin ekran önünde birbirine söyleyemediği sözler, gazeteciler aracılığıyla dile getiriliyor.

Burada isimlerin bir önemi yok, önemli olan gazetecilik mesleğinin bu ‘değişim’e girmesi. Her dönem dikkat edilmesi gereken gazeteci-siyasetçi mesafesinin aşıldığı ve yakın bir ilişki içine girildiği ortadaydı. Ancak 2024 Türkiye’sinde, mesafe tamamen ortadan kalktı.

Neden bu kadar uzun süren programlar yapılıyor? Gazetecilerin siyasetçilerle temasının artmasındaki sebep nedir? Kulis haberciliği ortadan kalktı mı?

Bu soruları Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ceren Sözeri ile konuştuk.

Akşam televizyon programlarını açtığımızda dört beş saat boyunca aynı konuların işlendiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir sizce? Neden bu kadar uzun süren programlar yapılıyor?

Bu uzun zamandır eleştirdiğimiz bir şey. Meseleye önce ekonomik tarafından bakalım. Niye bu televizyon programları her akşam bu kadar uzun, saatler boyu söyleşiler yapıyor? Çünkü bunun maliyeti düşük. Televizyon yayıncılığı çok pahalı bir iş bir tarafıyla. Eskiden haber programları, Mehmet Ali Birand’ın yaptığı 32. Gün gibi, üstüne çalışılmış dosyalar, görselle desteklenmiş şeyler… Bunların hepsi ciddi maliyetler gerektiriyor. Dolayısıyla bir konu, gündemde ne varsa, sabah konuşuluyor, öğleden sonra haber programlarına çağrılan konuklar tarafından konuşuluyor, akşam da gazeteciler ya da siyasetçiler -genelde de aynı insanlar oluyor- tarafından konuşuluyor. Bunların bir kısmı da orada kadrolu konuk gibi, sabit. Bu ucuz bir şey. Beş kişiyi oraya çağırıyorsunuz, çay ikram ediyorsunuz, beş saat konuşturuyorsunuz. Bunun kanallara maaliyeti düşük olduğu için bu programlar tercih ediliyor.

Diğer tarafta da niye insanlar bu programlara gidip bu kadar uzun saatlerde bulunuyor? Orada da popülerlik devreye giriyor. Bu popülerlik size başka getiriler sağlayabiliyor.

Mesela?

Siyasi getiriler sağlayabiliyor. Yani birtakım danışmanlıkları açabiliyor. Siyasete atılmak istiyorsanız, oraya da bir adım oluyor. Görünür olanlar, iyi konuşup iyi tahliller yapanlar popüler oluyor. Bazen de bağırıp çağırmalar… Ve bu aslında bir şekilde karşılıklı kazan kazan ilişkisi olarak yürüyor. Yani bunun ekonomik olarak altında yatan sebep bu.

Siz de belirttiniz, işin bir de siyasi boyutu var. Şuradan ilerlemek istiyorum. Türkiye’de ekonomik, siyasal, yargısal krizler var. Biz ısrarla birden fazla TV’de ana muhalefet partisinin içindeki tartışmaları görüyoruz. Bu neden tercih ediliyor? Mesele reyting mi?

Hem reytingi var hem konuğu var. Bahsettiğimiz kanallara iktidar partisinden kimse gelmiyor. Gelse de bir şey anlatamıyor. Çünkü eski parlamenter sistemde olduğu gibi kararlar Meclis’te alınmıyor. Meclis’in işlevi yok. (Cumhurbaşkanı Tayyip) Erdoğan ve çevresi var. Oraya da yaklaşabilen neredeyse yok. Yani AKP içinde de yok. Dolayısıyla oradan gelen bir bilgi yok. Geriye ana muhalefet partisi kalıyor.

Bu DEM Partisi buradan zaten dışlanmış durumda. Onları çağırmak bir riske dönüşmüş. Riski göze almak istemiyor bu muhalif dediğimiz kanallar da. Dolayısıyla ortada koca bir ana muhalefet partisi kalıyor. İYİ Parti de burada bonus olarak geliyor. Bunu tartışıyorlar.

Türkiye’de gazetecilik başından beri böyle doğmuş bir şey. Bizde Anglosakson gazeteciliği, sadece gazeteci olmak için gazeteci olan, yani muhabirliğin değerli olduğu bir gazetecilik türü yok. Aslında ilk önce Nilgün Gürkan bunu, Türkiye’deki gazetecilik mesleğinin sosyal sermayesini, pratiklerini yazmıştı. Gazetecilik Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ödüllendirilen bir şey. İyi bir gazeteci milletvekilliğiyle ödüllendiriliyor, kötüyse, muhalifse İstiklal Mahkemeleri zamanında sürgüne gönderiliyor vs., kimse gazetecilikte kalmak istemiyor.

Araç olarak kullanılıyor aslında..

Gazetecilik tanınmak için bir aşama olarak görüldü. Bu gazeteciler siyaset yapmak ya da gazetecilikte daha yüksek konumlara gelmek istiyorsa bu ana muhalefet partisinin içinde bir yerde olacak. Ayrıca bu muhalif dediğimiz kanalların da en büyük gelir kalemi, yine ana muhalefet partisi. Dolayısıyla bunların içerisinde dikkatli bir izleyici işte şu kanal biraz daha Özgür Özel’e yakın, bu kanal biraz daha Ekrem İmamoğlu’na yakın diye bir çıkarım çıkarabilir. İki üç gün izlediğinizde, haberin dilinden, kimin daha fazla demecinin yayımlandığına baktığınızda bunları çözersiniz. Ve orada artık bir yarış içerisinde birilerine yatırım yapılmaya başlanıyor.

Siyasiler birbirine ekranlardan söyleyemediği sözleri gazeteciler aracılığıyla söylüyor gibi bir izlenim var. Ekranlarda bir ‘güç’ savaşı var. Bu durum gazetecinin güvenilirliğini zedeleyen bir şey değil mi?

Le Monde’nin kurucusu Hubert Beuve, “Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir” der. Eğer siz o mesafeyi kaybederseniz temas çok artar ve siz tamamen gazeteci olmaktan çıkarsınız. Yine sizin çıktığınız kanallarda titr olarak size gazeteci diyebilirler. Ama siz gazeteciliği kimin için yapıyorsunuz? Bizim bildiğimiz gazetecilik kamu yararına yapılan bir şey. Kamu yararına bir şeyi sorgulamak. Ama siz kamu yararı yerine kendinizi yakın hissettiğiniz veya oradan başka birtakım gelirler elde ettiğiniz bir başka yapı içerisinde yapıyorsunuz.

Burada şunu da ilave etmek lazım, İYİ Parti’yi gördük. İYİ Parti kendi içerisinde ayrıldı. CHP de böyle bir bütün bir yapı değil. Kuşkusuz her siyasi partide farklı görüşler, farklı şeyleri temsil edenler var ama CHP hep böyle. Başından itibaren, belki de onu bir arada tutan altyapı, ideoloji, dünya görüş, ekonomik görüş vs. CHP’nin içinde sol da var sağ da var. Bunların hepsi zaten bir seçim başarısı oldu. Seçim başarısıyla beraber kazandığı belediyelerle ciddi bir kaynağa sahip oldu bu siyaset. O siyaset, kendi kaynağını bir şekilde gazetecilere de aktarır oldu. Bunlar bir taraftan da genel seçim yatırımı. Siyasetçinin her zaman gazeteciye ihtiyacı olur. Aynı zamanda gazetecinin de siyasetçiye, siyasete ihtiyacı olur. Dediğim gibi oradaki teması kaybettiğin veya fazla bir temas içine girdiğin zaman, oradan başka türlü işler, örneğin siyasi danışmanlık gibi, özel haber yapmak için birtakım bilgilere yakın olmak gibi vs. yapıyorsan, o gazeteci kamu yararına gazetecilik yapmıyor anlamına gelir. Burada başka bir piyasa daha kurulmuş anlamına gelir. İşte o piyasada var olabilmek için popülerlik daha önem kazanır. Yani daha çok görünmek, birisinin adına kavga etmek ya da hiç kimsenin bilmediği şeyleri bildiğini iddia etmek gibi… Bu aslında ikinci piyasa için yapılmış hareketler.

Bunun bir tık ilerisi ‘operasyon gazeteciliği’. Buraya dönüşeceğini düşünüyor musunuz?

Tabi ki dönüşür. Orada gazeteci itibarını kaybeder, siyasetçi de orada kaybetmiş olur. Zaten böyle çok örnek var. Böyle şeyler hep oldu, olmaya da devam edecek. 

Kulis haberciği meselesi de var. Türkiye’de kulis haberciliği var mı?

Kulis haberciliğinin ortaya çıktığı zaman aslında Meclis’in işlevli olduğu zamandır. Kulis de oradan geliyor zaten. Örnek verelim. 2003’teki 1 Mart tezkeresi. Erdoğan’ın desteklediği o tezkere çıkmadı. O dönem gazeteciler bu tezkerenin ‘çıkmayabileceğine‘ dair Meclis’ten birtakım insanlarla görüşerek -kaynaklarını da gizli tutarak- orada konuşulanlar üzerine bize fikir verdi. Şimdi böyle bir şey yok. Şu anda Meclis kulisinden edinilecek çok fazla bir bilgi yok. Ama kulis haberciliğindeki esas şey, siz orada gazeteci olarak bir şeye imza atıyorsunuz, yani siz kendinizi ortaya koyuyorsunuz. Diyorsunuz ki, “Ben size bunun kaynağını açıklayamam ama bu bilgi doğru.” Biz de diyoruz ki, “X gazeteci böyle yazdıysa doğrudur.” Ama, eğer, x gazeteci bir şeyleri manipüle etmek için yazmaya başlıyorsa o zaman deriz ki, “X gazeteci iyi bir gazeteci değil, onun yazdığına itibar edilmez.” Bu yüzden kulis haberciliği önemli bir şeydir. Her şeyin altına kendisinin imza attığı, kendi itibarını ortaya koyduğu bir şey.

Bir dönem Türkiye’deki bütün özel haberler Reuters’dan çıkıyordu. İşte “Kaynağını açıklamak istemeyen bir yetkilinin Reuters’a verdiği bilgiye göre…” diye… Onların hepsi doğru çıkıyordu. Reuters gibi büyük kurumlar diyor ki, “X ve y’den böyle böyle bir bilgi aldım, şu siyasetçiye siyasi yasak getirilecek.” Bu kurumlar o zaman “X bize bunu diyorsa biz de yayımlayalım” demez. İçeride başka birtakım denetim mekanizmaları arar. “En az iki kişiden doğrulatalım” der.

Gazeteci de ulaştığı bilgiyi birden fazla kişiye doğrulatınca yazar.

Evet, onu da yazar. Kurum gazetecisine güvenir, gazetecinin getirdiği bilgiye güvenir ama bunu en az iki başka kaynaktan daha doğrulatıp getirmeni ister.

Türkiye’deki sıkıntılardan birisi, bu meselelerde tek kaynağı mutlak doğru olarak görmesi değil mi?

Editoryal sürecin hiç işlemiyor olması. Mesela böyle şeyler oldu. Büyük bir gazetenin kulis haberleri yazan bir ismi bir kulis haberi yazıyor. Ertesi gün kanıtlarıyla yalanlanıyor. Bu normalde bir gazete için korkunç bir şey. Sadece gazetecinin itibarı değil, gazetenin de itibarı gider. Bir tekzip yayımlanmış. İşte bu süreçler işlemiyor. Hiç kimseye bir şey olmuyor. O gazeteci yine oradaki varlığını sürdürüyor. Çünkü ona onları yazdıracak ya da birtakım siyasetçilere bir şeyleri söyletecek insanlar da lazım. Dolayısıyla gazetecilik alanı da giderek itibar kaybetti.

Herkes gazeteci olabilir. Gazeteci olmak için bir yere kayıtlı olmak gerekmiyor. Ama uzun vadeli düşündüğümüzde, geriye dönüp baktığımızda, bazı insanları gazeteci olarak anmayacağız.

Siyasi iktidar kendine bir gazeteci profili yarattı. İktidar için konuşan, tartışan, sorgulamayan bir profil. Şimdi bu durumu biz muhalefette de görüyoruz. Bu gazetecilik mesleği için tedirgin edici bir şey değil mi?

Tabii ki. Sonuçta siyasi iktidar değişiminden gazetecinin kurtulmasını bekleyemeyiz. Bu meslek kurtulacaksa, ayaklarının üzerine oturacaksa, daha saygın bir meslek haline gelecekse, bunu gazeteciler yapacak. Ekrem İmamoğlu ya da Özgür Özel gelip gazeteciliği kurtarmayacak. Zaten siyaset varoluşsal olarak basını sevmez.