Türkiye, bütün soru işaretlerinin yanıtlarının birileri tarafından bilindiği ancak bilmezden gelindiği bir ülkedir.
Faili meçhul kalan ya da yıllar sonra faili bulunup da sulandırılan ya da faili bulunduktan sonra zamanaşımına giren siyasi cinayetlere bakarsanız, bunu net biçimde görebilirsiniz.
Zira Türkiye’de işler yasalara göre değil kişilere ve konjonktüre göre yürüyor.
Ankara’nın göbeğinde, gündüz gözü öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş cinayeti davası bu nedenle önemli.
Öyle bir dava ki başka cinayetlerde nasıl hareket edildiğini de aslında bize net biçimde gösteriyor.
Birileri cinayetin neden işlendiğini, Ateş’in neden hedef alındığını, azmettirenin kim olduğunu ilk günden bu yana gayet iyi biliyor ancak oturup gelişmeleri izliyor.
Birileri de aslında adalet sağlansın diye değil ama siyaseten faydalı gördüğü için cinayetin aydınlanması için çaba gösteriyor.
Net bir güç savaşı, açık bir Türkiye tipi yargılama örneği…
İddianamenin en vahim tarafı, siyasi ayağını tamamen görmezden gelmesiydi. Mahkeme de duruşmalar boyunca iddianameyi gerekçe göstererek öyle yaptı.
Oysa dosyada yer alan, iddianamede değinilmeyen bilirkişi raporu, MHP’li isimlerin ve Ülkü Ocakları’nın rollerini açıkça ortaya koyuyor.
Kimin iktidarda olduğu fark etmiyor.
Her dönem, her iklimde cezasızlık politikası bu isimler için işliyor.
Mecbur kalınırsa birkaç tetikçiye ceza verilip, onların da çabucak dışarı çıkmasını sağlanıyor ve bu düzen sürüp gidiyor.
Diğer tarafta 1 Mayıs’ta yürümek isteyen öğrenciler, okullarında basın açıklaması yapan öğrenciler, hak arayan işçiler, soru yönelten gazeteciler, “hain” sayılan siyasetçiler durmaksızın cezalandırılıyor.
Sinan Ateş davası on yıllardır olanı biteni, yaşadığımız karanlığın nedenlerini açıkça gösteriyor.