Murat Sevinç'in çağrısı üzerine somut bir öneri

Prof. Dr. FAZIL SAĞLAM*

Kürsüdaşım Murat Sevinç, 5 Mart 2024’te Diken’de bir açık mektup yayımladı. Mektubun konusu, kamuoyunda ‘imzacı’ ya da ‘Barış Akademisyeni’ olarak bilinen ve OHAL KHK kurbanı olarak işlerine son verilmiş akademisyenler. Kendisi de ‘imzacı’lardan biri. Mektubun muhatabı ise ‘demokrat muhalif basın ve siyasetçiler’.

Aslında değindiği konu, her yurttaş ve kuruluşun çağrıya gerek kalmadan tepki göstermesi gereken bir konu. Çünkü Anayasa Mahkemesi (AYM), barış akademisyenleriyle ilgili kararında bildirinin düşünce özgürlüğü kapsamında olduğuna ve imzacılara salt bu bildiri nedeniyle uygulanan yaptırım ve müdahalelerin hak ihlali oluşturacağına karar verdi. Bu karar 19.09.2019 – 30893 tarih ve sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.

Yasaya göre, ‘oyların eşitliği hâlinde başkanın bulunduğu tarafın görüşü doğrultusunda karar verilmiş’ olacağı için (AYMK m.60/1) kararın sekize sekiz çıkmış olması, ihlal kararının bağlayıcılığı konusunda herhangi bir kuşkuya yer bırakmıyor; dolayısıyla bildiride imzası bulunanlara yıllarca çektirilen eziyet ve azabın haksızlığı da hukuken kanıtlanmış oluyor.

AYM’nin bu kararına, başta yargı organı olmak üzere tüm devlet organları ve kişiler uymak zorunda. Bildiride yazılanlara katılıp katılmamak bundan bağımsız ayrı bir konu.

Pratik bir sonuç elde edilebilmesi açısından Murat Sevinç’in çağrısının yasama organına yöneltilmesi gerektiğini düşünüyorum. AKP milletvekilleri için bir anlam ifade eder mi bilemem. Ama Meclis’te muhalefet milletvekilleri de var. Üstelik bunlar son seçimlerden önce altılı masa çevresinde toplanıp daha demokratik bir anayasa hazırlama iddiasıyla da ortaya çıkmışlar. Dahası Murat Sevinç’in yaptığı çağrı açısından yeni bir anayasa yapılması da gerekmiyor. Çünkü yürürlükteki anayasaya göre ‘Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz’ (AY m.17/3). Oysa özellikle AYM’nin yukarıda değinilen ihlal kararından sonra, imzacı akademisyenlere yaşatılanlar, tam da bu yasağın kapsamı içinde.

Sevinç’in çağrısından özetleyelim:

İmzacılardan, 400 küsuru, OHAL koşulları fırsat bilinerek sorgusuz sualsiz, ihraç edildi. İhraç edilmeyen akademisyenlerin bir kısmı, istifaya ve emekliliğe zorlandı. Atılanlar idari yargıdan önce OHAL komisyonuna başvurmak zorundaydı. OHAL komisyonu, hepimizi ‘beş yıl’ oyaladı ve sonunda ‘topluca’ reddetti. Ancak beş yılın ardından idare mahkemelerine başvurulabildi. İlk aylarda çok sayıda meslektaşımız toplu olarak ‘ret’ aldı. Ardından, bazı idare mahkemeleri ‘iade’ kararı verince, hepsi durdu. Bir süre sonra parça başı kararlar yayınlanmaya başladı. İki iade, bir ret, bir iade, iki ret. …İdare mahkemelerinin bir kısmı üç[1]dört ayda, bir kısmı iki yılda karar verdi. … Diyelim iade edildiniz. Üniversiteler iade kararına itiraz ederek hemen istinafa, yani bölge idare mahkemelerine gidiyor. Bazı üniversiteler yürütmeyi durdurma talep ediyor ki, meslektaşları bir an önce yeniden görevden alınabilsin. İdare mahkemelerinin kararları 13, 14 ve 15. Bölge İdare Mahkemeleri arasında bölüştürüldü. 13. Bölge İdare Mahkemesi, istisnasız tüm meslektaşlarımız hakkında olumsuz karar vererek, bir yandan ‘retleri’ onaylarken, diğer yandan ‘iade edilenlerin’ ‘tümünün’ bir kez daha görevden alınmasını sağladı. Yeniden görevden alınanlar başa dönüyor, tüm haklarına yeniden ‘çökülüyor’, eğer ödendiyse tazminatlarına bir kez daha el konuluyor.”

Bir başkasını da ben eklemiş olayım. Göreve iade edilenlerden birini yakından tanıyorum. İdare kendisini göreve başlattı. Tazminatını da ödedi. Ama bu arada istinaf yoluna başvurmayı da ihmal etmedi. İstinaf mercii, davacı hakkında ilgili gördüğü sekiz devlet makamından başvurucuyla ilgili bilgi istemiş. Bu makamlardan ‘Başkaca bir kayıt ve bilgi yoktur’ gibi bir yazı gelince de salt bildirinin imzalanmış olmasına dayanarak göreve iade kararını bozmuş. Şimdi idare, kendisine ödediği tazminatları geri istiyor.

İslâmî terminolojiyle ‘gâvur eziyeti

Görülüyor ki olay, düpedüz ‘insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir muamele’ye dönüşmüş durumda. Anayasanın yasakladığı bir eylemi önlemek herkesten önce yasama organının görevidir. Meclis’te görev yapanlar, “Elimizden bir şey gelmez; Türkiye’de yargı bağımsızlığa var” gibi kimsenin inanmadığı bir bahanenin ardına sığınmasın. Çünkü Türkiye’de fiilen egemen olan, yargı bağımsızlığı değil, AYM başkanının kullandığı terimle ‘yargı kakofonisi’dir.

AYM’nin bağlayıcı ihlal kararına dayanarak hakkını arayan bir davacı, bölge idare mahkemesi tarafından, salt dilekçede imzası var diye ‘iltisaklı’ sayılabiliyorsa, bunun anlamı, 17 Temmuz 2017 tarihinde TBMM kararıyla kaldırılmış bulunan olağanüstü hâlin anayasal bir yetki olmaksızın fiilen devam ettirilmesidir. Bunun sonucu olarak davacıya çektirilen de İslâmî terminolojiyle ‘gâvur eziyeti’dir. Bu terim, ‘insan haysiyeti’ kavramına yabancı olanlar için, belki bir yararı olur diye kullanılmıştır.

Şimdi soruyorum: TBMM’de görev yapan eski altılı masa mensupları, insan haysiyetiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bu fiilî uygulamayı önlemek üzere 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’na şöyle bir geçici madde eklenmesine ilişkin bir yasa önerisi de mi hazırlayamazlar? Örnek aşağıda:

“Geçici Madde 85 – Yüksek öğretim kurumları mensuplarıyla ilgili olarak olağanüstü koşullarda alınan önlemler, olağan dönemde de geçerli olacak biçimde uygulanamaz. Olağanüstü halin kaldırıldığı 17 Temmuz 2018 tarihine kadar haklarında ceza soruşturmasına başlanılmamış olanlar veya başlanmış olup da beraat etmiş olanlar, işbu kanunun Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak üç ay içinde başvuruda bulunmaları halinde kadro şartı ve başka bir koşul aranmaksızın eski görevlerine dönerler. Boşta kaldıkları süre içinde yoksun kaldıkları parasal hakları kendilerine yasal faiziyle birlikte ödenir. Bu hükümler, olağanüstü dönemde istifaya ya da emekliliğini istemeye zorlananlar için de aynen uygulanır. Makul ve meşru bir mazeretin varlığı halinde başvuru süresinin aşılması hak kaybına yol açmaz.”

Önerinin ana gerekçesi: Bu öneri akademisyenlerle ilgili olmakla birlikte, önerinin merkezinde olağanüstü koşulların normal yönetime taşınmasını önleme amacı yer almakta. Aynı amaç, konusuna göre başka alanlarda göze batan haksızlık ve adaletsizliklerin önlenmesi açısında benzer düzenlemeler yapılmasını da gerektirebilir. Bu tür önlemlerle olağanüstü hâlin bir yansıması olarak yargı organında yaygınlaşan derin uyumsuzluklar giderilmiş ve yargı üzerindeki ağır iş yükü de önemli ölçüde önlenmiş olur.

*Fazıl Sağlam, anayasa hukuku profesörü, emekli Anayasa Mahkemesi üyesi