

BEHZAT ŞAHİN
@behzatsahin7
Kaç yıl hatırlamıyorum ama üniversitedeyken bir süre Karagümrük’te yaşadım. Aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde gece muhabirliğine de başlamıştım ve evi, iş arkadaşım Esat Pala ile paylaşıyorduk. 35 yıl sonra Esat’ın dedikodusunu yapmış olacağım ama biriktirdiği bulaşıkları yıkamışlığım çoktur.

O zamanların Karagümrük’ünden hayal meyal hatırladığım birahaneler, meyhaneler var ama burayı hiç hatırlamıyorum. Üstelik eski evime çok yakın, Karagümrük Stadı’nın hemen karşısındaki bir pasajda. Belki de sandığım kadar Karagümrüklü olamamışımdır.
Adisyondaki tam adı ‘Darvakit Caner Ocakbaşı ve Bira Salonu‘. Cadde üstündeki tabelada Caner Restaurant, pasaj içindekinde Caner Pub. Hangisini tercih ederseniz.

Caddeyi arka sokağa bağlayan pasajın sol tarafı neredeyse tamamen Caner’e ait ama dışarıdan bakınca tam bir kapalı kutu. Pencereleri buzlu cam, ana giriş kapısı fiyakalı bir kulüp kapısı gibi, hani girmeye çekiniyor insan. Benim gibi yabancıları içeri davet eden tek şey, tombul bira şişesi formundaki kara tahta üstüne tebeşirle yazılmış ‘Bira 75 ₺‘ yazısı.

İçerisi birbirine bağlı upuzun iki salondan oluşuyor. Birkaç masaya dağılmış müşterilerin çoğu biracı. Tek başına rakı içen beyefendinin karşısındaki masaya oturup önce yine bira istedim. Tek markanın biri malt iki çeşidi var. Rakıcı beyefendinin arkasındaki geniş pencerenin iki yanında Karagümrükspor’un kırmızı-siyah çubuklu iki forması çerçeveletilip asılmış; birinin ortasında Mustafa Kemal Atatürk, diğerinde Nedim Küçükcan’ın fotoğrafı var.

Şimdi şak diye adını verdiğime bakmayın, o sırada Nedim Küçükcan’ın kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama birazdan olacak. Arkamdaki duvarda siyah-beyaz fotoğraflar ve büyükçe bir Karagümrükspor amblemi asılı.
Salonun iki ucundaki televizyonlarda Şanlıurfa’da koşulan at yarışları var. Televizyonların sesi sadece koşu başladığında açılıyor. Bira içenlerden biri ara ara kuponları toplayıp yatırmaya gidiyor. Galiba bu işten küçük bir komisyonu da var. Pop arabesk ve arabesk ağırlıklı müzik radyo yayını, o yüzden arada su arıtma cihazı vs. reklamı yapılıyor. İstasyonun adı Radyo 2000 imiş.

Rakı zamanı… Tek başına bütün salona neşe içinde servis yapan garsondan bir 35’lik istedim, aynı neşeyle “Hay hay” diyerek getirdi şişeyi. Mezeleri de dolaptan seçtim. Beyaz peynir tam rakılık. Yanısıra zeytinyağlı pırasa, pancar, barbunya pilaki, sarmısaklı yoğurtlu taze bakla, yarımşar porsiyon tabii. Mezelerin hepsinin lezzeti yerinde, taze.

Rakı kadehimi alıp karşı komşuya salça oldum. Uğur Gürkan (56) emekli taksici, iki çocuk babası. Eyüp’te oturuyor, orada meyhane olmadığı için 28 yıldır buranın müdavimi. 17 yaşından beri de içermiş:

“İçince iki gün içiyorum sonra sekiz ay içmeyebiliyorum. Odama kapanıp namazımı kılıp tespihimi çekerim. Bir de at yarışım var. Kimseye puştluğum olmaz. Zararım varsa da kendime. Atalarım Kırım ve Selanik’ten, onlar da içermiş. Bizans’tan beri içiyoruz, beni nasıl sileceksin?” diyor muhalif bir tavırla.
Teşvikiye taksi durağının kurucusu babasının ilk taksisi 1964 model bir Plymouth imiş. Kendimce protesto ettiğim günümüz taksici stereotipinin dışında, işini baba mesleği olarak sürdürmüş, muhabbetli biri yeni arkadaşım.

Muhabbetimiz ilerleyince Uğur’dan öğrendim Nedim Küçükcan’ın kim olduğunu; eskinin kabadayılarından. O zamanın gazetelerinde, yine eski babalardan Dündar Kılıç’ın bir keresinde onun evinde yakalandığına ilişkin haberler var. Karagümrükspor’un eski başkanlarından aynı zamanda.
Karagümrük’ün adının külhanbeyleri, kabadayılar ve mafyayla anılması pek de rastlantı değil tabii. İstanbul’un fethinden sonraki ilk Türk semti bu bölge, İstanbul’a giriş çıkışların kontrol edildiği, gümrük işlemlerinin yapıldığı Gümrük Eminliği olmuş. Başına da Osmanlı’nın o dönemki en ünlü külhanbeyi olan Kara Davud getirilmiş. Semtin adının bu bileşimden geldiği rivayet olunur. Kara Davud’dan el alanların birbirine el vererek bugüne uzandığını tahmin edebiliriz bu durumda.

Neyse, bugüne dönelim.
Ortaya et sote söyledim. Toprak kapta geldi. Pek lezzetli. Uğur da önermişti zaten.
Şişesi biten Uğur, bir kadeh rakı daha istemiş. Garson, kibarca, “Bu son” diye getirdi kadehi. Sonra öğrendim işin aslını, şekeri varmış Uğur’un, garson da onu kolluyormuş meğer.
Taner Öye (55), Karagümrük doğumlu, 11 yıldır burada çalışıyormuş. Daha önce 10 yıl Londra’da yapmış bu işi. Geldiğimden beri dikkatimi çekti, neşe içinde, güle eğlene yapıyor işini. Herkese takılıp kimine de lakabıyla hitap ediyor. İnsana pozitif duygu aşılıyor:
“Biz burada aile gibiyiz. Nedim Küçükcan ölünce oğlu Caner’e kaldı, o da pek uğramaz. Bütün bina onların. Gelen herkesi tanır, biliriz” diyor.

Et sotenin sırrını aşçı Ertan Kanbur’la (56) tanışınca anladım; tecrübe, ustalık, iyi malzeme. 40 yıldır mutfakta. Bunun 23 yılı Konyalı’da geçmiş. 13 yıldır da burada mutfak şefi. O da Taner beyi teyit etti:
“Bizde patron-çalışan yok. Aile işletmesi gibi. İş olsun sabaha kadar çalışırız.”
Masaya döndüğümde Uğur’un şekeri yükselmiş belli ki, içi geçmiş.
Yan taraftaki masaya dört şişe bira koydu Taner bey. Bir süre sonra da sahibi geldi. “Isınmaz mı?” diye bodoslama lafa daldım. Boğazı ağrımasın diye önce dört şişe söyleyip ikişer şişe ekleyerek içermiş hep.

Muhabbetimiz koyulaştı. Adı Baran Ünal. “Kürtçe’de yağmur demek” diye açıkladı Kürtçe’ye Farsça’dan geçen, benim de pek sevdiğim bu ismi.
“Beş kardeşiz, hepsi 24 Ağustos doğumlu” diyor gülerek. “Babama göre ben de 1979 doğumluymuşum.”
Coğrafya ve o dönemi özetliyor, ona göre sıradan bir şeyi anlatırken. Abisinin adı Azad (Özgür) ama babası bu isimle kaydettirememiş nüfusa. “Bilinmeyen bir dilde” isim koymak yasak! Baran’ı Baran olarak kaydettirmek için inat edince de bu uğurda 1,5 yıl hapis yatmış 12 Eylül darbesi döneminde.
“Ellerinizden öper, ben de oğlumun adını Deniz koydum. Nüfusa gittim Fatih’e, ‘Sıkıntı olmasın’ diye uyardılar.”
Kendisini (Aslında DEM’i kastederek) HDP’li Atatürkçü diye tanımlıyor. O kadar sık değiştirmek zorunda kalınca, seçmeni bile takip edemiyor gönül verdikleri partinin ismini.
Soru sorma sırası onda:
“Sizde çocuk var mı?”
“Ellerinden öper biri kedi, biri köpek iki oğlumuz var” diye yanıtlıyorum.
“Allah onunkinden alsın sizin çocuklara ömür versin” diyor can-ı gönülden. Kurcalamıyorum kiminkinden. İyi niyetli bir dilek olduğu belli.
Saat 22:00 gibi TV ekranları kapatıldı. Maç yayınını da kaldırmışlar çok gürültü oluyor diye. Tam benlik.
Gece yarısına yaklaştık…
Servis 11:30-24:00 arası açık. Kandillerde, Ramazan boyunca ve seçim günleri kapalı. Yani ballandıra ballandıra anlattım ama gitmek için bir ay beklemeniz lazım.
Bira 75, 35’lik rakı 550, meze 70-80, patates tava 70, et sote, tavuk sote 280, köfte 180, tavuk ızgara 160, antrikot 275 lira. Hesabım 1165 lira tuttu.
Yolcu yolunda gerek. Yeni dostlarımla vedalaştım. Taner beye, şekerlemesine devam eden Uğur için ne yapabileceğimi sordum, “O iş bizde” dedi.
Müdavimlik ne güzel bir müessese…