31 Mart seçimine, bugün itibarıyla 79 gün kalmıştır.
Bugün Türkiye’nin önünde, yukarıda anlatmaya çalıştığım “Rubicon’u geçmek” anlamında acil ve tartışılmaz bir sınav durmaktadır.
En temel anlamda hukukun, anayasal düzenin, mevcut ve geçerli (herkesin uyması gereken) Anayasa’nın toptan inkârı ve çöpe atılması, bireysel hak arayışının (içte) son kalesi Anayasa Mahkemesi’nin tanınmaması gibi bir “meydan okuma” ile karşı karşıyayız.
Bunun anlamı, Türkiye’de hiçbir kimsenin ve “yönetici bir avuç egemen haricinde” hiçbir kurumun yaşam (ve hak arama) hakkının güvence altında olmadığıdır.
Rejim, istediğine istediği muameleyi yapmaya, hiç kimsenin hakkını tanımamaya adeta yeminli bir tavır içindedir.
Bu, 31 Mart günü yapılacak seçimin icrası ve sonuçlarının açıklanması sürecini de kapsayacağı için, hepimiz ciddi ve derin bir endişe ve kuşku içinde olmalıyız.
Bu sefer, 2019 seçimindeki gibi örneğin İstanbul’da “5 – 10 kişinin ya da 50 – 100 kişinin oy torbalarının üzerinde yatarak sahip çıkması” da yeterli olmayabilir. O da, zaten yatacak adam bulabilirseniz…
31 Mart günü ve akşamı rejimin, elindeki tüm güçleri kullanarak, gerekirse (ki gerekeceğinden emin olabilirsiniz) şiddete başvurarak “2019’un rövanşını almak isteyeceğinden” emin olabilirsiniz.
Siz, bu kez kaybetmeye asla tahammülü olmayan AKP Genel Başkanı “şahsım”ın, İstanbul için adı geçen adaylardan “defosu ve negatif bagajı” en azla olan kişiyi aday gösterecek kadar cesareti ve rahatlığı nereden bulduğunu sanıyorsunuz?
Bu sefer kazanacağından ve “İstanbul’u geri alacağından” (babasının malı(!) ya…) nasıl bu kadar emin olduğunu zannediyorsunuz?
Umarım, ben fazla “komplocu ve kötümser” düşünüyorumdur ve korkularım hayata geçmez.