Çocuklar 'evin başkanı' mı?

MESUDE ERŞAN

mesudeersan@diken.com.tr

@mesudersan

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Burak Doğangün çocukların bazı evlerde ‘başkan‘ konumunda, yani karar verici olduğunu belirterek,  “Aileler, alacakları arabayı, eşyalarının rengini, modelini, deterjanı bile dört beş yaşındaki çocuklarına soruyor” dedi.

Doğangün, yeni çıkan ‘Geneleksel Bebeklikten Yetişkinliğe Ruhsallık ve Ruh Sağlığına Geleneksel ve Modern Bir Bakış’ adlı kitabında bebeklik, çocukluk, ergenlik dönemlerine projeksiyon tutuyor. Ayrıca, yapay zekâ, metaverse’in (sanal evren) çocuklar ve ruhsal dünyamıza olası etkilerini değerlendiriyor.

Gazeteci Mert İnan’ın yayına hazırladığı, Epsilon yayınevinin bastığı kitapla Doğangün, anne babalara hiç de kolay olmayan bu zorlu yolda rehberlik ediyor. Karşılaştıkları ya da karşılaşabilecekleri durumlarla sorunları daha iyi anlamaları ve baş etmeleri için ipuçları veriyor.

Kitabın adı daha önce hiç duymadığım bir kelime: Geneleksel. Doğangün anlamını kitapta uzunca anlatıyor. Oradan özetle aktaralım: “İnsan yavrusu hudayinabit olarak doğada yetişmiyor. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişimi için onu büyüten, yetiştiren yetişkinlere ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaç, genlerin ve geleneğin karışımıyla bebeğe davranış ve duygular aracılığıyla aktarılıyor. Eğer ki yaşam ruhsal bir oyunsa, ruhu ve ruhsallığı anlayabilmek için sorulan sorulara cevaplar aradığımız bu kitaba bir kelime oyunuyla başlamanın keyifli olacağını düşündüğüm için bu kitabın adı geneleksel…”

Doğangün ile başkan yardımcılığını yaptığı Çocuk ve Aile Gelişim ve Eğitim Vakfı’nın Ortaköy’deki merkezinde söyleştik.

‘Minyatür erişkin’ler

Yetişkinlerin alması gereken kararın çocuklara bırakılmasıyla ilgili yaptığı ‘başkan‘ benzetmesi ilk mevzumuz oldu. Bu kararları almalarını beklemek çocuklar için aslında bir yük değil miydi? Doğangün, bugünkü ebeveynlerin çoğunun, X kuşağı olduğunu hatırlatarak başladı. Bu kuşak ne önceki ne de sonrakilere yaranabildiğini düşünüyor. Kendi çocukluk dönemlerinde yaşamadıklarını çocuklarına yaşatmak istiyorlar. Evet bebekler tüm gücü hissetmek istiyor. Ancak çocuklukta belli bir dönem sonra frene basmak ya da ipi tutmak gerekiyor.

Doğangün bunun olmadığı yerlerde çocukların o yanılsamayı sürdürdüğü görüşünde: “Evdeki tüm düzenin çocuğun isteğine göre belirlenmesi halinde, çocuklarla olan sınırlar kalktığı gibi, gerekenden fazla alan da açılıyor. Günün ekonomik koşulları, reklamların vs. de etkisiyle ‘minyatür erişkin’ gibi görülen çocuk, ailenin belirleyeni konumuna itildi. Sınırların olmadığı, çocuk eksenli yaşantılara çanak tutan ebeveynler bir yandan da bu durumdan rahatsızlık duyuyorlar aslında. Çünkü bir süre sonra çocuk tüm alanı, yaşamı kaplıyor.”

‘Dinlemek ayrı, dert ortağı olmak, sınırları kaldırmak ayrı

Fotoğraflar: Pexels

Ebeveynlerin yatak odasını, salonu da ele geçiren çocuk karar veren kişi konumuna geliyor. Doğangün, ‘Çocuğunuzu asla ağlatmayın’, ‘Çocuğunuzla arkadaş olun’ önerilerini de yanlış buluyor. Çocuğun sıkıntılarını dinlemek, çare üretmekle dert ortağı haline gelmek veya aradaki sınırları kaldırmak ayrı davranışlar… 

Doğangünebeveynlerin her zaman bir üst mertebe ve makam gibi durması gerektiğini belirtiyor: “Evladınız elbette size yaslanabilir ancak bu durum onunla arkadaş olmanız gerektiği anlamına gelmez. Sınırın, mahremiyetin kalktığı yerde ebeveynlik işlevi de ortadan kalkar. Çocuğun üst mekanizma görüldüğü, çocuktan izin alındığı ortamda, hiyerarşik düzensizlik söz konusu. Çocuk ‘hadi bakalım sen tercih et, sorumluluğu sen al’ şeklindeki bir konuma konulduğunda kendisini annesi ve babasından daha güçlü görüyor. Hatta anne-baba bundan hoşnut olabiliyor. ‘Ne iyi işte çocuk benden bile özgüvenli’ diye düşünüyorlar. Oysa bu bir yanılsama. Çünkü çocuk bilmediği dış dünyadan gelecek sıkıntılara karşı anne ve babasına yaslanmak ister. ‘Eğer anne ve babamdan daha güçlüysem, sıkıntılı ve stresli durumlarımda beni kim koruyacak’ diye kaygı, endişe, korku duyar. Sahte bir yanılsama ve özgüven. Bu gibi çocuklar evde aslan, dışarıda kedi gibiler. Dış dünyada genellikle kendilerini bile ifade etmekte zorlanan çocuklar olabiliyorlar.”

‘Yeteri kadar’ın önemi

Çocukları yetiştirirken yeteri kadar alan açmaktan çekinilmemeli.

Doğangün ‘yeteri kadar‘ın önemli bir kıstas olduğunu vurguluyor: “Çocuğu evin merkezine/yönetimine koymanın da aşırıya kaçan korumacılığın da gelişim sürecini olumsuz etkilediğini düşünüyorum.” Kaldı ki çocukların hiyerarşik bir yapıya ihtiyacı var. Çocuğun yüzlerce arkadaşı olabilir ama anne babaları tek.

Diğer yandan pek çok anne-baba evladına “Sen aslansın, biriciksin, en iyisisin, prensessin, paşasın” diyerek pohpohluyor. Sonra bu çocuklar evlerinden çıkıp kreş, okul gibi çok çocuklu ortamlara girdiğinde yaşamın gerçekleriyle karşılaşıyor. Mutsuz ve umutsuz oluyorlar.

Sınırsız, seviyesiz ilişki modeli

Kliniklerde son yıllarda en çok karşılaşılan problemlerin başında ebeveynlerle çocukları (bilhassa ergenler) arasındaki ‘sınırsız ve seviyesiz ilişki‘ modeli geliyor. Ebeveynlere karşı hakarete varan ifadeler olabiliyor.

Doğangün, anne babanın belli bir mesafede durmasının değerli ve doğru olduğunu söylüyor: “Bu mesafede sınırlar aşılır, aradaki kuşak farkı ortadan kalkarsa sorunlar hızlanarak artar.”

Ergenlik dönemi kuşkusuz çocuk için de zorlayıcı ve hassas bir süreç. Yetişkinliğe doğru geçerken. Değerleri, kuralları, ahlakı ve kültürel yapıyı sorguluyorlar. Bir yandan, ‘Neden varım? Hayat niye var? Neden yaşıyoruz? Gelecekte ne olacağım?‘ gibi varoluşsal sancılar çekiyorlar. Üstelik ergenlik tam bir başkaldırı süreci. Çocukluk döneminde çok iyi ve olumlu gelen düşünce veya davranışlara, ‘Aslında o kadar da iyi değilmiş‘ denildiği bir gelişim evresi. Bu süreci yönetmek çocuk için çok kolay olmayabiliyor. Bazen agresif çıkışlar görülebiliyor.

Anne babaların da hakları var

Ancak anne babaya veya bir başkasına hakaret, saygısızlık yapabilecekleri anlamına gelmiyor. Bunun ergenliğin normali olmadığını vurgulayan Doğangün şöyle devam ediyor: “Aşırı sert tepki uygun olmadığı gibi ‘ah işte ergendir, bana istediği hakarette bulunabilir’ yaklaşımı da yanlış. Çocuğun böyle bir hakkı yok. Diğer yandan bazen saldırı gibi görünen şey aslında ‘benim alanımdan çık’ şeklinde bir tepki de olabiliyor. Dediğim gibi bu durum kesinlikle normalize edilmemeli. Ancak anne-baba da dönüp ‘Ben çocuğun hangi özel alanına sınır ihlali yaptım ki bu çocuk beni geriye püskürtüyor’ diye aynaya bakması gerekiyor.”

Öte yandan anne babanın da hakları ve kendi sınırları var. Bu ve benzeri davranışlarla karşılaştığında çok sert karşılık vermek doğru olmayabiliyor. Doğangün, bu durumda, “Bir dakika bir dur bakalım, galiba kızdın, öfkelendin ama bana bunu yapamazsın”,  “Burada dur, bir soluk alalım. Bu biraz fazla. Bana anlatabilirsin ne olduğunu ama öfkeni böyle göstermen uygun değil” ya da “Bunu sana yakıştırmıyorum, sen de düşünsene sana yakışıyor mu? Sakinleş sonra konuşalım” denmesini öneriyor. Bu yaklaşımın da sınır çizmek anlamına geldiğini belirten Doğangün, “Ebeveynler bazen çocuklarıyla çatışmaya giriyor. Hatta bazen ergeninkinden daha beter bir dil kullanıyorlar. Oysa sakin kalabilmeliler” diyor.

‘Sadece kitaplara bakmayın, deneyim de önemli

Günümüz kent toplumunda aileler de çocukları da koşuşturmaca içinde. Ebeveynler kısıtlı zamanlarında çocuklarına en iyiyi yapma, sunma telaşı içine giriyor. Ancak bunun nasıl yapılabileceğini geniş zamanda deneyimlemeyle değil, teorik olarak kitaplardan, uzmanlardan veya popüler sosyal medya fenomenlerinden öğreniyorlar.

Doğangün’e göre bu hormonlu, doğallıktan uzak bir çabalama süreci: “Okumak, öğrenmek, araştırmak çok önemli. Ancak sadece bu yolu seçen aileler, evlatlarına özgü eğitim, öğretim planlaması yerine, kalıplar üzerinden yol haritası belirliyorlar. Bu kalıplaşmış davranış biçimleri ergenlerin ruh dünyasında öfke patlamalarına neden olabiliyor.”

Doğangün son yılların modası ‘Çocuklarınızla arkadaş olun‘ yaklaşımını doğru bulmuyor. Ergen çocuğun, anne veya babasının arkadaşlığına ihtiyacı yok. Onların zaten arkadaşları var.

‘Hayır’ denmeyen çocuk, frenleri patlamış kamyon gibi

Peki çocuk ve ergenlerin sınırları nasıl çizilecek? ‘Hayır’ diyebilmek sınır koymanın ilk aşaması.

Doğangün hiç hayır denmeyen bir çocuğu yokuş aşağıya giden, frenleri boşalmış bir kamyona benzetiyor: “Dört beş yaşına gelen ama hiç ‘Hayır’ denmemiş çocuklar görüyorum. Bazen seansta çocuğun reaksiyonunu görmek için ‘Hayır’ diyorum. Herkes şaşırıyor. Çocuk da anne baba da. Bunu söylemek sanki o çocuğu moda deyimle travmatize edecekmiş gibi görünüyor. Büyük yara açmasından kaygı duyuluyor. Ergenlikte o frenleri tutmayan kamyonu durdurmaya çalışmak çok zor. Daha yüksek bir güç harcamanız gerekiyor.”

Çalışan anne babalar çocuklarına yeterli zaman ayıramadığını düşünüyor. Çocuklarını kendileri büyütemiyor, göremiyor. Özlüyor. Hatta gece birlikte yatmaya başlıyorlar.

Doğangün sınır ihlalinin orada başladığını söylüyor: “Belli bir dönem sonra çocuk birçok şeyi idare ediyor. Kontrol ettiğini fark ediyor ya da yanılsamaya giriyor. Geçmişte anne babalar çok sert, ani frenler yapmış. Bugünse frene dokunmaya korkuyorlar. Bence her ikisinin de dozu yanlış. Genetik olarak aldıklarımız var. Bir de geleneklerimiz var. Onlar da önemli ve kıymetli. Bize aktarılan şeyler. Eleştirebiliriz ama belli dozda onları kullanabiliriz.”

Dört yaşından önce ekranla tanışmak otizm riski doğuruyor

Günün sorunlarından biri çocukların ekranlara düşkünlüğü. Tablet, telefon, televizyonlara ebeveynlik fonksiyonu veriliyor. Bazı aileler bu durumu, “Çocuğum yabancı dil öğreniyor, bilgi ediniyor, uyaranlar sayesinde zihnini geliştiriyor” diyerek geçiştiriyor. Ebeveynlerin birçoğu çocuklarının uzun süre ekran karşısında adeta hipnotize olmasına göz yumuyorlar.

Doğangün’ün görüşü şöyle: “Bu nedenle çocuklarda mekanik beslenme modeline sıkça rastlıyoruz. Önünde ekran açık olmadan yemek yemeyen, ebeveyn ile karşılıklı ilişkisi zayıflamış çocukların sayısı çok fazla. Bu durum dört yaş altındakiler için büyük riskler barındırıyor. Çocuk, ekrana bakıp gülümsüyor ancak ekran gülümsemiyor. Çocuk, ekrana tepki veriyor ancak ekran tepki vermiyor. Ekran çocuğunuza sadece tek taraflı bilgi aktarıyor. Sözün özü, ekranlara maruz kalma süresindeki artış hem radyasyon riskine hem uyaran eksikliğine hem de kalitesiz bir etkileşime neden oluyor. Bu bileşenler otizm riski dahi doğuruyor.”

‘Beş gün uyumadan ekran karşısında kalan ergen gördük

Çok fazla ekran karşısında kalan çocuklar bir dönem sonra madde bağımlılığı gibi bir bağımlılık geliştiriyor. Ekran, oyun olmadan normal hayata, sosyal iletişime dönemiyorlar. Ekranla ve oyunlarla olan bu ikili ilişki ya da sanal dünyadaki etkileşim, bir dönem sonra günlük yaşamda hem ilişkileri hem sorumlulukları ciddi aksatıyor.

Doğangün şöyle devam ediyor: “Bu açıdan bakacak olursak ekranın getirdiği yükün hem fiziksel (radyasyona maruz kalma) hem de ruhsal ve sosyal etkileşim açısından olumsuz etkileri oluyor. Günümüzde, bağımlılık kriterleri bile değişmiş durumda. Daha önce günde dört ila sekiz saat ekran karşısında kalmayı kriter olarak koyuyorduk bugün ise durum çok farklı. Şimdi eğitim, ikili görüşmeler hatta bizim psikiyatrik terapilerimiz bile ekran karşısından sağlanıyor. Çoğu zaman anne baba çağırıyor ama çocuklar duymuyor. “Biraz daha, birazdan…” diyerek talep ettikleri 3-5 dakika saatleri bulabiliyor. Bu döngü sürdükçe çocukta, başta zaman olmak üzere, algılama kapasiteleriyle ilgili bir bozulma oluşuyor. Algı bozuldukça öfke artıyor. Çocuklar ekran karşısında acıktığını, susadığını bile fark etmiyor. Uyku uyumayan çocuklar var. Tatil döneminde beş gün boyunca hiç uyumayan lise öğrencisi dahi gördük…”