Türkiye ekonomisinin kök sorunu “enflasyon” değil “döviz açığı”dır. Bir iktisatçı her şeyden önce “arzı talebe eşitleyen değişkenin fiyat olduğuna” inanır. Döviz açığı (nam-ı diğer cari açık) döviz arzının, döviz talebinden düşük olmasından doğar. Bunun da sebebi döviz fiyatlarının düşük olmasıdır. Başta iktisatçıları olmak üzere yurdum insanı bunu bir türlü kabul etmez. İktisadın bu temel kanununun aksini ispat etmek için bin dereden su getirir. Çünkü döviz fiyatının artması “kısa vadede” enflasyonu daha da kötüsü hayat pahalılığını artırır. Üstelik maksat döviz arzını artırmaksa bu sadece cari açığı kapatmakla (daha fazla mal ve hizmet ihracatı, daha az mal ve hizmet ithalatı) değil, dış borç alarak da sağlanabilir, der. Böylece yurt içi piyasaya ithalat kadar daha fazla mal sunulmuş olur. Üstelik yerli tarım ve sanayi üretiminin daha azı dışarı gideceğinden onlar da iç piyasadaki mal arzını artırır. Bu da fiyatların düşmesini sağlayacaktır. Bu gerekçeyle dıştan borçlanma fikri alkışlarla kabul edilir. Osmanlı’da hayat pahalılığını azaltmak için ithalatın gümrüksüz olması ve ihracata vergi (kısıt) konulmasını öneren de bu kafadır. Halen de ekonomiyi idare etmektedir.