ECE PİROĞLU
ecepiroglu@diken.com.tr
@EcePIROGLU
Zengin bir ‘iş adamının’ ufak tefek ayak işleri için görevlendirdiği Vedat-Evren ikilisinin başından geçen maceraları anlatan komedi dizisi ‘Ayak İşleri’, gerek oyuncu karakterleriyle, gerek replikleriyle izleyicilerin beğenisini kazandı.
İlk bölümü 12 Mayıs 2021 tarihinde Gain’de yayımlanan dizinin başrollerini Çağlar Çorumlu ve Güven Murat Akpınar paylaşırken, senaryosu Caner Özyurtlu ve Volkan Öge’nin kaleminden çıkıyor.
Üçüncü sezonu geçen hafta ‘Susurluk‘ sahnesiyle başlayan diziyi, yönetmeni ve senaristi Caner Özyurtlu’yla konuştuk.

Evren ve Vedat karakterlerini yazarken nelerden beslendiniz?
Çevrem ve kendimdi daha çok. Aslında ‘Vedat şu, Evren de bu insan’ gibi bir şey yok. İçimde tartıştığım şeylerdi daha çok. Bazen Vedat gibi iş bitirici olmak isterken Evren gibi yabancılaştığım anlar çok yaşıyorum. Psikolojiden yola çıktığım iki karakterdi. Birinin iş bitirici olması öbürünün de işe başlayamayacak kadar her şeye çok yabancılaşıyor olması. Temel olarak içimizdeki o yapan ve yapamayan kişinin çatışması gibi başladı, sonra iki ayrı karaktere dönüştü.
Evren çok sık not aldığım karakterdi diziye koymadan önce. Dizilerde genelde söyleneni yapıyor karakterler. O yüzden Evren de denemek istediğim her şeye engel olabilecek bir karakter yaratmaktı. Bizi hem seyirci olarak biraz gıcık etmesi hem diğer karakterlerin işini zorlaştırması. Kendi içimde de bir sabotajcı besliyorum her zaman bana engel olmaya çalışan.
Evren ve Vedat ikilisi çok popüler oldu. Böyle bir şey bekliyor muydunuz?
Düşündüğüme yakın çıktı karakter çatışması. Zamanla sezonlar içinde de çok değişti. Dizilerde ve filmlerde gıcık olduğum bir şeydir karakterlerin çok tutarlı davranması, hep aynı hareketi, aynı cümleyi tekrar etmesi falan. Dolayısıyla bazen beklenmedik, atıyorum Evren’e duygusuz diyorsak bunun sebebinin muhtemelen çocukluğunda çok fazla duygu yaşamış olması olduğunu düşündüğüm için bazen o kurduğu duvarı kırabilecek küçük anlar yaratmak veya Vedat’tan çok beklendik hareketleri üst üste gördükten sonra bir gün ondan hiç beklemediğimiz bir vicdanıyla karşılaşmak gibi şeyler ekliyorum.
Çağlar Çorumlu ve Güven Murat Akpınar kafanızda olan isimler miydi?
Önceliğim role uygunluktu. Uygunluktan kastım o duygu dünyasını anlamasıydı. Murat benim çok iyi tanıdığım birisi daha önce çok çalıştım. Benim hissettiğim günlük duygulara çok yakın şeyler hisseden biri ayrıca. Bir şey söylersin önce bakar hemen evet demez bir düşüneyim der. O hallerini çok seviyorum Murat’ın. O yüzden Evren en başından beri Murat’ta çok iyi bir fikir gibi geliyordu. Çağlar’da da öyle tamam bu bir tetikçi diyelim veya ayak işleri yapan iki insan ama sevilebilirliğini geçirebilmesi çok önemliydi seyirciye. Çağlar’da da benzer bir şeyi çok hissediyordum. İçinde bir öfke yaşayabilecek bir adam gibi duruyor ama özünde çok tatlı bir adam falan. Çağlar’a yolladım rolü benim babamın adı da Vedat biliyor muydun filan dedi yok bilmiyordum dedim. İlginç bir şey oldu.

Mesaj vermeye değil vermemeye çalışıyoruz
Dizide politik göndermeler var, Son olarak üçüncü sezonun ilk bölümü Susurluk sahnesiyle başladı.
Türkiye’nin belirsiz, özellikle şu an içerisinde bulunduğu ve 10-15 yılda bir içine düştüğü karanlık dönemler oluyor. Birebir bu mesajı vermek istiyorum değildi aslında. Sadece bu belirsizliğin, karanlığın içine bizim iki karakterimizi atsak ve şu anda bulunduğumuz gibi bir kaosun içinde onları görsek gibi bir deneydi de bir yandan.
Bir de mesaj vermeye çalışmak değil, aslında şu an vermemeye çalışıyoruz. Zaten gündemden tetiklenmemen mümkün değil. Ben yazarken içine bir şeyler zaten kendi girmeye çalışıyor. Onları dışarıda tutmaya uğraşıyorum. Bunu siyasi bir korkudan değil, komedi ve mizahı temiz tutmak için yapıyorum. 10 yıl sonra izlendiğinde de bir anlamı olsun diye yaklaşıyorum. Ama Susurluk’u seçmemizin nedeni çok sembolik olması. Hem 25 yıl önceyi hem de maalesef 25 yıl sonrayı da temsil edecek olması gibi bir durum vardı.
Mesajdan ziyade oradaki belirsizliğin altını çizmek istedik. Finali de yok o bölümün. Gerçek olayın finali olmadığı gibi bunun da yok.
Peki böyle politik sahneler görecek miyiz ilerleyen bölümlerde?
Politik hatırlamıyorum var mı? Toplumun stereotipleri üzerinden ya da insan davranışları üzerinden sosyolojik iğnelemeyi daha çok seviyorum. Ayak İşleri’nde çok iğneleme var ama bu kadar net bir olaya gönderme var mı dersen yok. Susurluk tek.

Dijital platformlara çekilen dizilerin ana akımdan farklı bir izleyici kitlesi oluyor. Sizin kitleniz nasıl bir kitle?
Bilmiyorum aslında. Karışık da bir kitle. Ben tam anlayamıyorum. Geçen gece önümü polis kesti ne oluyor filan dedim bir anda ve indi arabadan kardeş bir bakar mısın Ayak İşleri 3. sezon ne zaman gelecek dedi. Aa ne alaka filan sen niye Ayak İşleri izliyorsun dedim. Abi Vedat’ın hastasıyız Vedat Abi gibisi var mı dedi. Böyle herkes başka bir yerinden yakalıyor. Tam bilmiyorum o yüzden kitlemiz kim.
Televizyonda neden komedi yok?
Böyle bir süre yok. 30 dakikanın üzerinde komediye inanmıyorum. 30’un üstü artık çok özel bir zamanlama anlayışının olması lazım fakat bu dünyanın hiçbir yerinde yok. İngilizler 25’in bile üzerine geçmiyor. Hem insanın kahkaha atabilme süresi o kadar uzun değil hem de komedide bomboş sahneler olsun istemiyorum.
Genelde zaten iyi işleyen bölüm 25 sayfada filan bitiyor. Zaten televizyonda küfür edemiyorsun, argo konuşamıyorsun, siyasi, toplumsal eleştiri yapamıyorsun. Hiçbir şey yapmadan, 30 dakika boyunca yere düşüp kalkan bir insan çekemeyeceğine göre yok olmaz. Artık duyan ve bir yerde komedi yapıldığını anlayan insanlar dijitale akın etmeye başladılar. Gibi örneği mesela. Yoktu yani ve insanlar akın etti resmen.
Televizyon sınırlayıcı, peki sinema nasıl?
Platforma iş yaptığında önden paranı alıyorsun ve sonra çekiyorsun. Dolayısıyla yapımcının batma korkusu olmuyor. Kendi istediği komedi üzerinde daha deneysel çalışıp, ilginç yerlerini zorlayabiliyor. Ben Ayak İşleri’ni ilk sinemaya yazsaydım bu kadar cesur yazamazdım. Bir şekilde seyircinin geleceğine inandığımız, yıllardır deneyimlediğimiz seyirci tecrübesini tutmaya çalışacaktım. O da tabii ki mizah anlayışını bambaşka bir hale getiriyor. Sen bilet parasından hayatını kurtarmaya çalışıyorsun. Özgür olamıyorsun bir kere sinemanın çok fazla kuralı var. Filmi 90 dakika değil 120 dakika yaptın, bu demek oluyor ki o gün o salonda beş kere değil dört kere gösterileceksin. Bu senin bilet paranı düşürüyor direkt. Ve çok fazla karışan olmaya başlıyor. Bu 90’ı geçmesin, biraz kan olursa 13 yaş sınırı alırız olmasın gibi. Senin kontrolünden çıkıyor. Bundan sonrası ne olacak bilmiyorum. Platform beni çok rahatlattı ama sinemayı da çok özlüyorum.

‘Gibi’ye benzetiliyor olmaktan mutluyum’
Gibi örneğini vermişken Ayak İşleri her ne kadar içerik olarak Gibi’den farklı olsa da sürekli bir Gibi-Ayak İşleri kıyaslaması yapılıyor. Sizce neden?
İnsanların az şey izlemiş olmasından kaynaklanıyor bence. Bir de üretim çok az. Teman aynı olunca bile aynı film diyorlar çünkü kültür tüketimi çok az. Bu insan Gibi’den önce kaç dizi izlemiş bilmiyoruz. Belki üç dizi izledi. Televizyonda bahsettiğim sebeplerden ötürü diyalog komedisi yapılamıyordu. Biz şimdi oturup diyalog komedisi yapıyoruz ve Türkiye’de neredeyse ilk defa yapıldığı için ikisi de tabii ki benzeşiyor. Seyirciden ‘bu diyalog komedisi ama görev mekaniğiyle Gibi’den ayrışıyor’ gibi düşünceyi beklemem çok zor.
Bir de Feyyaz, ben ve Aziz aynı kuşağız. Zaten güldüğümüz şeyler yıllardır aynı dolayısıyla bambaşka türler yapsak bile tabii ki ortak kültür hafızası var ve bir şeyler benzeşiyor. İkimizde apartman toplantısı yapmışız mesela ilk sezon. Çünkü hepimiz apartman toplantısına gittik. O yüzden bazen ‘ee o da apartman toplantısı yapmış’ oluyor. Çünkü o da, ben de apartman toplantısına gitmiş ve bunun komik bir şey olduğunu görmüşüz. Kurmacaya insanlar hakim değil veya iş nasıl üretilir, komedi nereden çıkar bilmiyorlar. Sonuçta hayatımızdan çıkarmaya çalışıyoruz ve Feyyaz’la çok farklı hayatlar yaşamıyoruz gibi gözüküyor baktığında. Dolayısıyla bence referansların benzerliği, kültürel benzerlikler Ayak İşleri’yle Gibi’yi karşılaştırılır hale getiriyor. Ama aslında tür olarak alakası yok.
Ama Gibi’ye benzetiliyor olmaktan da mutluyum ben. Gibi’yle Ayak İşleri’nin bu şekilde konuşuluyor olması inanılmaz. Biz bunu 5-6 sene önce yapmış olsaydık kimse sallamayacaktı, belki satamayacaktık bile kanallara. Şu anda ikimizin de alternatif bir şeyler yapabilir miyiz acaba dediği şeyler neredeyse ana akıma kaymaya başladı.
Gülse Birsel’in dördüncü kez aynı şeyi yazması hoşuma gitmiyor
Şu an üretilen komedi filmlerini nasıl buluyorsunuz?
‘İllegal Hayatlar’ biraz cesur gözüküyor en azından gidip bakabilirim gibi hissettim. Onun dışında ne var bilmiyorum da. Artık biraz üreticilerden sıkıldım. Herkesin en iyi bildiği şeyi yapmaya çalışıyor olması artık canımı sıkıyor. Gülse Birsel’in gidip dördüncü kez aynı şeyi yazması mesela hoşuma gitmiyor. Tamam herkes en iyi bildiği şeyi yapmaya çalışsın ama ben onu yapmaya çalışmayacağım. Biraz enteresan şeyler denemek istiyorum. Tamam o yapılanlar birilerini eğlendirsin. Ama yani ben biraz cesaretten yanayım artık seyirci de bence öyle. Gibi ve Ayak İşleri’ni takdir ederek bir şekilde bunu gösterdi.
Peki mizah değişiyor mu, önceden nelere gülerdi insanlar şimdi nelere gülüyor?
Popüler kültür pompalanıyorsa bir şekilde ya da ülkede çok baskı varsa o zaman kolay anlaşılır işler kapsıyor her yeri. Sonra daha hayatı, insanı düşünen komediler geliyor. Daha önce Ferhan Şensoy böyle bir dönüşüm yaşatmıştı bence Türkiye’de ‘Varsayalım İsmail’ gibi. Ama sonra 80’ler 90’larda yine pop çok coştu ve yine televizyona döndü her şey.
Tiyatro kültürü yine azaldı. Kültür azaldı. Zaten insanın kültür yönetimi çöpe gitti. Dolayısıyla son 10 yıldır izlediğimiz şey korkunçtu. Şu anda bence tekrar o 70’lerde 80’lerde olan biraz entelektüel, biraz insanların kafa yorabileceği mizah anlayışı geri geliyor. Ama Türkiye’de baskı ortamı olduğu için bu çember çok daha büyük. Parayı yöneten kimse o sırada bütün Türkiye’nin dengelerini değiştirdiği içi sadece onun istediği gibi şeyler yapılabiliyor. Bu genelde de iktidar partisi oluyor. O yüzden televizyonda hiçbir şey söyleyemeyen, kaşını gözünü oynatan insanlara gülmeye başlıyorsunuz. Şimdi tekrar alternatifler çıkınca, dijital gelince bence yine entelektüel sayılabilecek düşünsel komedi arttı. Bu her zaman mı böyle olacak evet.
Ayak İşleri’nin bu kadar beğenilmesini bekliyor muydunuz?
Ben işlerimin tutmasını hiçbir zaman beklemiyorum. Benim için şaşırtıcı oldu. Çok günlük gibi yazmıştım bunu. Pandemide çocuğum olmuştu, çok sıkışmış bir haldeydim ve kendi güldüğüm saçmalıklarla biraz hayata dönmeye çalışıyordum. O yüzden tutmuş olması, bunun bir karşılığının olması benim için çok şaşırtıcı.

Oyunculuktan yönetmenliğe geçtiniz. Peki devam etmeyi düşünüyor musunuz oyunculuğa?
Çok küçük rollerde oynuyorum ama zevk almıyorum kesinlikle oyunculuktan. Oyunculukla ilgili hiçbir hayalim yok. Hayatım boyunca yönetmenlik yapacağım diyemem ama oyunculuk yapmayacağım diyebilirim.
Daha sert bir sezon olacak
Ayak İşleri’nde ilerleyen dönemlerde izleyiciyi neler bekliyor?
Psikolojinin daha derinlikleri, manipülasyon, ikilemler… Bu sene biraz daha fazla karanlığın peşindeyiz galiba. Biraz öfkeli bir seneydi bu sene benim için. İnsanlara, ülkeye filan. O biraz senaryoya da yansımış sanırım, izleyenler de öyle söylüyor. Bu sezon biraz daha sert bir sezon olacak galiba.