Yeter artık!

SAİME TUĞRUL*

Sonunda döndük dolaştık yine başörtüsü meselesine geldik, üstelik eksik olmasın bu kez -tekrar- Pandora’nın kutusunu açan ana muhalefet partisi genel başkanı oldu. Hele zamanlama müthiş! Sansür yasası takır takır Meclis’ten geçerken, İran’da kadınların bu ‘kumaş parçası’ etrafındaki isyanlarını, direnişlerini görmezden gelerek, toplumsal düzeyde ortalama bir mutabakata varılmışken, bu meseleyi gündeme taşımak ayrı bir maharet gerektiriyor herhalde.

Bu konuya ilişkin -sonuna dek katıldığım- yazılar (Diken, T24, Artı Gerçek, Evrensel, vb.) yazıldı. O nedenle, Kılıçdaroğlu’nun bu hamlesini değerlendiren argümanlara tekrar girmek niyetinde değilim. Siyasette yeniden alevlenen başörtüsü polemiğine girmeden konuyu ‘bedene, özellikle kadın bedenine bakışımız‘ açısından kısaca ele almaya çalışacağım.

Neden bedenleri kullanma biçimlerimiz, beden üstündeki işaretler siyasetin alanındadır? Neden kılık kıyafetler toplumsal bir anlam içerir? Neden, özellikle kadın bedeni eril iktidarların nesnesi olarak kullanılır? Neden normallik yasaları ve yasakları bedenler üzerinden belirlenir?

Kuşkusuz bu soruları genişletebiliriz.

Bütün toplumlarda, beden algılama biçimleri bir sosyal aitlik ve kimlik damgası taşır. Birey, doğasının üstüne eklediği kıyafet ve jestleri sayesinde bir kültürün içinde asimile olur. Fransız etnolog Leroi-Gourhan, uzam-zamansal çerçeve, jestler, süs, davranış biçimleri gibi sosyal davranış pratiklerinin bir etnik grubun yaşam ritmine göre belirlendiğini ve grup devamlılığının bu pratiklerin tüm grup üyeleri tarafından benimsenip asimile olmasına bağlı olduğunu belirtir (2016, 198).

Foucault, iktidarın bedenlerde yazıldığının, bedenlerin yönetimi (bio-iktidar) sayesinde, iktidar ilişkilerinin bedenler üstünde tarihsel bir kültürün inşasını mümkün kıldığının altını çizer (1984). Her türlü iktidar biçiminde, (vatandaş-devlet, kadın-erkek, çocuk-ebeveyn, doktor-hasta, öğrenci-öğretmen vs) beden, iktidarın hiyerarşik ve ilişkisel niteliğinin yansıdığı bir okumadır. Özellikle erkek egemenin en sıklıkla kullandığı kadın bedeni bir iktidar alanı simgesidir. Örneğin Tazi’ye göre İslami kültür içinde cezalandırılan -yaygın biçimde düşünüldüğü gibi- kadının koşulları değil, bedenidir ve kontrol altında tutulması gereken bir alandır. Beden ve kadın, iki yasak pratik olarak birleşir (2018, 220).

Kültürel bir işaret olarak beden, zamanın, dönemin ve coğrafyanın uzantısıdır. Çok erken yaşlardan itibaren kültürleşmenin ve sosyalleşmenin en önemli aracı olarak beden inşa edilip, disipline edilir. Kuralların başarılı bir şekilde tatbiki, bedenin hafızasına bir girdi olarak yerleşmesini ve bu girdinin her koşulda orada var olabilmesini gerçekleştirir.

Ritim ve kolektif jestler kolektifin temsili sınırlarını ve bütünlüğünü oluştururlar. Ancak, kolektifin sınırlarının belirlenmesi yeterli değildir. Kolektif kendi içinde de başka kodlama sistemlerini devreye sokarak, bedenleri şekillendirir ve toplumsal hiyerarşiyi de düzenler.

Bu, aynı zamanda S. Sancar’ın ifadesiyle; “…içinde bulunduğumuz toplumsal evrenin cinsiyetlenmiş anlamlar ile yaratılmasına ve toplumsal bedenlerin bu cinsiyetlendirilmiş/ cinselleştirilmiş toplumsal ilişkilere gömülü hale gelmesine yol açar. Bedenin gizli ve özel olarak tanımlanan bazı kısımlarına namus, utanma gibi dişil anlamlar yüklenir. Bu sayede cinsel ilişkiler toplumsal tahakküm ilişkileri şeklinde görünür ya da tersine tahakküm ilişkileri normal ve doğal ilişkiler halinde kodlanır.” (2009, 191)

Namus bağlamında kadın bedeninin deneyimlediği alışkanlık ‘başkası için yaratılmış olmak‘tır. Bu tahakküm kadın bedeninin gözetimi-gözetlenmesiyle ‘başkalarının ne diyeceği‘ söylemi üzerinden gerçekleşir. Bu anlamda ‘eril gözetleme’ sembolik iktidarın kendisidir. Bu sayede eril tahakküm kadınları sembolik mallar piyasasının nesneleri olarak kurar (S. Sancar, 2009, 192).

Bedenin kullanımı, sembolik işaretlerinin yanısıra bedenin giydirilmesi de başlı başına sembolik bir sistemdir. Çıplak beden, norma uygun beden değildir. Yasa-yasaklar, kıyafetle bireyleri normalleştirir, normların içine sokar. Kıyafet, sıklıkla kullanılan yaygın bir sembolik kodlama oluşturur.  Katı kodların ve ritüelin alanıdır; ayırır, sınıflandırır, hiyerarşize eder, grubun gizli anlaşmalarını garantiye alır. Hatta bazı sembollerin özellikle doğrudan hukuksal-yasal anlamları vardır. Giyim, bir kod, özellikle de ilişkiler şemasıdır. Bu şema, izleyenin gözünde oluşur. Bu nedenle kıyafet belirli bir hukuk-yasal durumu anlatan ilk göstergedir.

Özellikle kolektif bellekte yer etmiş ya da yer etmesi istenen olayların sembolik anlamları bedenlere ‘kıyafet’ olarak taşınır. Türkiye’de de kamusal alanda, bu bağlamda beden ve özellikle kadın bedeni ve kıyafeti, siyasi-eril iktidarın en yaygın sembolik uygulamalarından birisidir. Örneğin, laik Cumhuriyetin simgesel reformlarından biri olarak gerçekleştirilen Şapka Devrimi, yeni dönemin Batılı sembollerinin kıyafetlerde cismanileşmesidir. Batılılaşma sürecinin yaşam tarzı ilk önce kadın-erkek kıyafetlerinde sabitlenir, daha sonra kamusal alanı ele geçirir.

Türkiye gibi ataerkil kültürün egemen olduğu bir toplumda ise özellikle izleyenler ve tahakküm edenler erkekler olduğundan, kadın bedeni ve onun giydirilmesi de izleyen-gözetleyen erkeklerin yasakları ve kuralları çerçevesinde kurgulanır.

Bu nedenle, muhafazakarlar ile laik kesim arasında yıllardır süren kadınların başörtüsü -hepimizin bildiği gibi- (kadınların da dahil olabildiği) bir eril iktidar kavgasıdır. Kadın kıyafetine odaklanan bu iktidar mücadelesi hukuksal-yasal çerçevenin içine, kadınları ayrı bir kategori olarak sokmaya çalışarak ‘yasakların’ alanını genişletmenin bir yolunu açabilir. Gerek İnsan Hakları Beyannamesi’nin, gerek Anayasa’nın ‘temel hak ve özgürlükler‘ ve ‘eşitlik‘ ilkelerinin her alanda çiğnendiği bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun yasaklanan festivaller, şarkıcılar, onur yürüyüşü, hatta yanıbaşımızdaki İranlı kadınların mücadelesine sessiz kalırken bu seçim stratejisi hamlesi, en yumuşak ifadeyle üzücüdür.

Üstelik ‘helalleşme’ sürecinin de kısırlaştığının göstergesidir.

Evet, yeter artık!…

Yok aileydi, yok manevi değerlerimizdi, yok “Kadınlarımız namusumuzdur” ve daha niceleri arasında sıkıştırılmış bedenlerimizi de kıyafetlerimizi de rahat bırakın….

Bu çığlık benim gibi birçok kadının, kadın bedeninin siyasetin aleti olmasından bıkmışlığının, isyanının sesidir.

* Saime Tuğrul; Doçent Dr., Işık Üniversitesi yarı zamanlı öğretim üyesi.

Ref.

Leroi-Gouhan André (2016), Le geste et la parole II. La mémoire et les rythmes, Albin Michel

Foucault Michel (1984) L’histoire de la sexualité, Gallimard, Paris

Tazi Nadia (2018), Le genre intraitable. Politiques de la virilité dans le monde musulman. Actes sud, Paris

Sancar Serpil (2009), Erkeklik: İmkansız iktidar. Ailede, piyasada ve sokakta erkekler, Metis