AKP hem 12 Eylül zihniyetinin hem de onun restorasyonu 28 Şubat’ın dolaylı bir sonucu olarak doğdu. Son 20 senede birçok müttefik değiştirdi, söylemini ve organizasyonel yapısını dönüştürdü ancak “ana hattan” hiç ayrılmadı. O hat sağ siyasetin klişelerini yeniden üreten, topluma güç odakları lehine “yukarıdan” ve “aşağıdan” müdahale eden, İslami cemaat ve tarikatların manevra alanını sürekli genişleten, Meclis muhalefetini İslamcı ve milliyetçi-mukaddesatçı tabularla çerçeveleyen bir sağcılaştırma istikametini tarif ediyor. Kitleleri kültür savaşına sevk ederek sınıf siyasetinden uzaklaştırmak, demokratik kitle örgütlerini zayıflatmak ve sermaye transferini zirve noktasına çıkarmak 12 Eylülcülüğün AKP sürümü olarak karşımızda duruyor.
42 yıl sonra 12 Eylül’le hesaplaşmak, darbeyi serbest seçimlere geçişe kadar süren bir kesit olarak kavrayarak ve tek başına darbecilerin adını caddelerden, kamu binalarından silerek başarılabilecek bir iş değil. Özalları, Demirelleri, Türkeşleri yad ederek, “eski devlet adamları” nostaljisine kapılarak, onların yeniden ürettiği sağcı şablonun içinde kalarak ne darbe zihniyetiyle ne de bugünkü iktidarla mücadele edilebilir. Tüm ilericiler, sosyalistler, cumhuriyetçiler, siyaseti tribünden izlemekten halkı kurtaracak, sağcılığın tabularını yıkacak, sosyal devletin yok edilmesine karşı kamuculuğu savunacak bir iddiayı büyütecek potansiyele sahip. 12 Eylül zindanlarından Silivri’ye aramızdan ayrılanlara ve halihazırda kilitli kapılar ardındaki siyasetçilere, aydınlara olduğu kadar gelecek nesillere karşı da böyle bir sorumluluğumuz var.