iki günlük iş bırakma ve illerde sağlık otoritesine tepki göstermek için yapılan yürüyüşlere katılamadım ne yazık ki! Bu dayanışmanın en güzel fotoğraflarından biriydi polisin şiddetinden sıyrılıp el ele yürüyen gencecik kadın meslektaşlarım. Polislerin pervasızca kalkanı kafasına indirdikleri insan ise 50 küsur yıllık dostum, bu ülkenin, yalnız bu ülkenin değil tüm dünyanın davranış nörolojisi ve sinir bilim alanında önde gelen bir ismiydi. Çocukluğumuzdan hekimliğimize, hekimlikten insan hakları mücadelesine hep el ele yan yana yürüdüğümüz, birlikte üretip birlikte mücadele ettiğimiz canım Hakan Gürvit’e yöneltilen o saldırıyı da ekranlardan izlemek zorunda kaldım. Onur Yürüyüşü’nde tacizci diye anılan, hakkında suç duyurusunda bulunulan bir polisin o alanda kadınlara yönelen öfkesini, hekim gazeteci kim varsa savurduğu tehditleri de… Düşe kalka, barikatları aşa aşa her yaştan meslektaşım varmak istedikleri hedefe ulaşıp sözlerini söylediler, her bir adımlarını umutla ve orada olamamanın hüznüyle izledim. (…)
Bize düşen bu selden insanları çekip çıkarmak olmalı! Hiç kolay değil muhakkak.
Meslek örgütünü karalayarak uğradığı şiddete refleks gösteren eşini korumaya çalışan bir meslektaşımızın o şiddet ortamında yitirdiği çantasını bulup İstanbul Tabip Odasına bırakan ve bu saldırıya prim vermeden haberdar eden canım öğrencim, meslektaşım ve dostum olmasından onur duyduğum Ozan Toraman’ın, daha nice Ozanların, Hakanların, Rojdaların, İremlerin varlığı geleceğe dair umudumuz olmalı.