22 yıl, iki aşk ve iki aşk
2

Karımla 22 sene evvel, 2003’ün son haftası tanıştım.

O gün farkında bile olmadan hayatımın ekseni değişti.

22 sene su gibi aktı benim için.

Hız anlamında değil, güzellik anlamında.

Hayatta hep çok çalıştım.

İşlerime, projelerime, sporlarıma, hobilerime ve hayallerime hep aynı yerden baktım:

“Bir iş yapacaksam, içini önünü arkasını sağını solunu dolduracağım, dolduracağım, dolduracağım…” dedim.

İşimi seviyorum.

Sporlarımı seviyorum.

Üretmeyi, yorulmayı ve birçok kez yeniden, taa en baştan başlamayı çok seviyorum.

Genelde hayatımdan keyif alan biriyim.

Ama karım ve kızlarımla geçen son 22 yıl, bütün bunların ötesinde, adeta iç dünyamı değiştirdi diyebilirim.

Yıl sonu psikolojisi…

Geçenlerde okuduğum bir makalede psikologlar ‘yıl sonu hissi’ diye bir şeyden bahsediyordu.

Takvim bitmeye yaklaşırken insanın bilerek ya da bilmeyerek kendi hayatına dönüp şöyle bir bakması, ne kaldı, ne gitti, neye seviniyorum, neye üzülüyorum diye düşünmesi, son derece doğal bir süreçmiş.

Bu küçük ‘geriye bakış’, hem yaşadıklarımızdan bir anlam çıkartmamıza, hem de kim olduğumuzu biraz daha net görmemize yarıyormuş, muş muş muş.

Hiç böyle işlerin adamı değilimdir; normalde ne böyle özlü sözlere, ne de böyle psikolojik iç muhasebelere bulaşan biriyimdir; ama bu sefer “Hadi ben de bir yapayım bakalım, neyim eksilir ki?” dedim.

Görünmeyen emek

Hayatın bana verdiği en güzel armağan, eşim Teri.

Onunlayken hayatım her gün biraz daha anlamlı ve ibrem biraz iteklemeye ihtiyaç duysa da sevgiye normalden çok daha fazla dönük.

Tanıdığım ilk günden beri onu her gün bir öncekinden daha çok seviyorum.

Bu cümle böyle yazınca romantik bir klişe gibi gelebilir, ama inanın benim için değil.

Bugün ben, 22 yılın sonunda, bu köşeden yüksek sesle söylemek istiyorum ki;

Rotiti, bütün görünmeyen emeklerin için, benden önce beni düşünerek attığın her küçük adım için, sınırsız sabrın için, bizim dört kişilik hayatımızı dengede tutan aklın ve de tabii ki tertemiz kalbin için, çok ama çok teşekkür ederim.

Sana iyi bir eş olduğumu umuyorum.

Ama çok daha iyi bir eşe sahip olduğumdan eminim.

‘O benim kızım’

İki kızım da bana onlarla gurur duymam için sayısız neden veriyor, ama en büyük gururum başkalarına “Onlar benim kızlarım” diyebilmek.

Emma 2004’lü, üniversite sonda; Isabel 2008’li, lise sonda.

İkisi de daha bir aylıkken at üzerine çıktı, sporla ve sporcu değerleriyle tanıştı; bugün hâlâ ata biniyorlar ve müsabakalara katılıyorlar.

Çocuklukları ve gençlikleri baleyle geçti; sahne disiplini, estetik duygusu ve o uzun soluklu çalışmanın terbiyesi hayatlarına da kemik gibi yerleşti sanırım.

Emma’nın aklı daha çok iş ve yönetim dünyasına kayıyor; Isabel’in zihni ise sanata ve yaratıcılığa akıyor.

Yurt dışında da yaşadığımız için birkaç dili doğal bir rahatlıkta konuşuyorlar.

Hayatın farklı uçlarından beslenen, kendi yollarını çizen iki genç kadın oldular.

Elbette aramızda bir jenerasyon ve düşünce farkı vardı; hâlâ da var aslında ve olması da çok normal.

Onlar kendi yaşlarının getirdiği hızla büyürken, ben de hep kendi yaşımın getirdiği birikimle onlarla konuşmaya çalıştım.

Tartışmalarımız, kızgınlıklarımız ve kırgınlıklarımız olmadı mı, tabii ki oldu.

Bazen o anın sıcaklığında söyleyemediğim “Seni seviyorum”lar, “Seninle gurur duyuyorum”lar da birikti arada.

Keşke hiç yaşanmasa dediğim anlar, bazen eksik kalmış cümleler, bazen de yarım bırakılmış konuşmalar olmadı mı, tabii ki onlar da oldu.

Ama bugün aynı çatı altında ve artık birbirimizi daha da iyi tanıyarak yaşarken, zamanında eksik kalan hiçbir sözün birbirimize duyduğumuz sevgi ve saygıyı azaltmadığını, sadece geçen yılların duygularımıza daha da derinlik ve olgunluk kattığını görüyorum.

Anne ve baba olarak onlarla küçükken oluşturmaya özen gösterdiğimiz güvenli bağın, ileride kuracakları farklı farklı ilişkilerin kalitesini belirleyeceği de muhakkak.

Ben de bugün onlara açıkça söylemek istiyorum:

Emmam, hangi ülkede yaşayacağın ya da nasıl bir işle uğraşacağınla tabii ki ilgileniyorum ama ondan daha çok, iş yapma disiplinine, insanlara yaklaşımına ve kendi ayaklarının üzerinde durma cesaretine bakıp seninle gurur duyuyorum.

Isabom, senin hangi sanat alanında, hangi sahnede, hangi projede yer alacağınla elbette ilgileniyorum ama ondan da çok, duyarlılığınla, estetik sezginle ve dünyaya kendi gözünden bakma ısrarınla gurur duyuyorum.

Ve ikiniz için de en çok şununla gurur duyuyorum:

Birine dönüp “Onlar benim kızlarım” diyebilmekle.

Bizim jenerasyon…

Bizim jenerasyon, duygusunu yüksek sesle ifade etme konusunda hiç de parlak yetişmedi.

“Kız çocuk sevilir ama çok da gösterilmez; oğlan çocuk övülür ama çok da şımartılmaz; eşe şükran duyulur ama dışarıda anlatılmaz” gibi, görünmeyen kurallarla büyüdük.

Bence ‘mükemmel ilişki’ diye bir şey yok. Zaten olması da gerekmiyor.

Esas kritik olan iki şey:

 – Her zaman olamasa bile yeterince sık ‘orada’ olabilmek,

 – Hata yaptığında, kırdığında veya eksik kaldığında, bunu fark edip tamir etmeye çalışmak.

Kendime not

İnsan nelere değer verdiğini, ara sıra ve yüksek sesle, kendine tekrar etmeli bence.

Bugün, 2025’in sonuna gelmişken, yine klasik listemi gözden geçiriyorum:

 – Sağlığım fena değil.

 – Sabah aynaya baktığımda gördüğüm kişiden genel olarak memnunum.

 – Her gün ve hâlâ koşa koşa gittiğim bir işim ve keyif aldığım birçok yan uğraşım var.

 – Etrafımda sadece sevdiğim ve görmek istediğim insanlar var.

 – Sevgisiyle beni sessizce iyileştiren, varlığıyla hayatımı tamamlayan Maevy var.

 – Canım ortağım, ikinci yarım, Sitarem var.

 – Akşam koşa koşa geldiğim bir evim var.

 – Ve o evin kapısını her açtığımda, içinde olmaktan gurur duyduğum bir ailem var.

İyi ki o hafta, o gün, o akşam tanışmışız Teri ile.

İyi ki hayatımıza gelmiş Emma ve Isabel.

İyi ki senelerdir hep birlikteyiz.