ZÜLAL KALKANDELEN
Bu yıl 44’üncü kez düzenlenen dünyanın en büyük açık hava festivali Glastonbury, hafta sonu sona erdi. Geçen hafta çarşamba günü kapılarını açan festivalde, yaklaşık 177 bin kişi, beş gün boyunca müzik ve sanatın etrafında buluştu.
Bu büyük buluşmanın ardından, bütün İngiliz gazetelerinin kapak sayfasında country müziğin kraliçesi Dolly Parton’ın fotoğrafı vardı. Festivalin ana sahnesi Pyramid sahnesinde 100 binden fazla kişinin dinlediği konser, Glastonbury tarihine The Rolling Stones’dan beri en büyük kalabalığı çeken performans olarak geçti.
68 yaşındaki Parton’ın böylesine büyük bir ilgi yaratması, hippi ruhlu gençliğin festivali diye bilinen bir etkinlik açısından sıradışıydı. 41 yıllık şarkısı ‘Jolene’i seslendirirken, onca insanın hep bir ağızdan Parton’a eşlik edişi, müzik tarihinin de unutulmayacak anlarından biriydi kuşkusuz.
Yaşınız, cinsiyetiniz, ülkeniz ne olursa olsun, öyle bir kitlenin içindeyken insanlığın en büyük keşfinin yani müziğin ortak dilini konuşuyor, aynı coşkuyu hissediyorsunuz.

Festivalin yıldızlar geçidinde, genç kuşağın kahramanları, günümüzün birçok popüler ismi de öne çıktı.
Enerjik performansıyla beğenilen Kasabian, Manic Street Preachers ve Pixies gibi iki önemli grubun arkasından sahneye çıkan 20 yaşındaki indie folk fenomeni Jake Bugg, bu yıl ilk albümleriyle en iyi Dans/Elekronika dalında Grammy ödülüne aday gösterilen elektronik müzik ikilisi Disclosure, elekronik müzikte son yılların en çok ilgi gören isimlerinden Skrillex ve görkemli bir şov sergileyen Kanadalı art rock grubu Arcade Fire, çok sayıda insanı çekti.
En iyi performans: Robert Plant & The Sensational Shifters
Bu yıl Glastonbury’de ilginç bir durum da söz konusuydu: Dolly Parton, festivali sarsan 60 yaşın üzerindeki tek isim değildi. Robert Plant (65), Blondie grubunu vokalisti Debbie Harry (68), Bryan Ferry (68) ve Yoko Ono (81) gibi eski kuşak müzisyenlerin yarattığı heyecan, müziğin kuşakları birleştiren gücünü bir kez daha ortaya koydu.
Festivalin en muhteşem performansı ise Robert Plant’e aitti. Eski kuşakların Led Zeppelin’in vokalisti olarak tanıyıp tutkuyla takip ettiği Plant’in 40 yılı aşan kariyerinde, sahnedeki duruşu ve sesi öylesine güçlü ki, etkisi bugün de geçerli.

İki yıl önce kurduğu yeni grubu The Sensational Shifters’la verdiği konserden önce festival alanında sağanak yağmur başlayınca, işin tadı biraz kaçar gibi oldu ama Robert Plant’in söylediği yerde değil yağmur, dolu yağsa gidilir. Nitekim ıslansak da, üşüsek de yağmur altında büyük bir keyifle dinledik efsane müzisyeni.
İngiliz rock grubu Cast’in gitaristi Skin Tyson, davulcu Dave Smith, gitarist Justin Adams, Afrikalı müzisyen Juldeh Camara, Massive Attack’ın klavyecisi John Baggot ve bas gitarist Billy Fuller’dan oluşan ekibiyle, Glastonbury’de müthiş bir fırtına yarattı Plant.
Açılışı Joan Baez’in 1960‘larda meşhur ettiği ve Led Zeppelin’in de cover’ladığı “Babe, I’m Gonna Leave You” ile yaptığı 11 şarkılık setinde 5‘i Led Zeppelin’e aitti. “Whole Lotta Love” ve The Sensational Shifters ile kaydettiği, kasım ayında çıkacak yeni albümünden “Rainbow”u çaldığı anlar, konserin en güzel anlarıydı,
Metallica tartışması
Festivaldeki 64 sahnede, herkese hitap edecek konserlerin olması elbette gerekir; fakat bu yıl Metallica’nın headliner olarak açıklanması, bir dizi eleştiriye neden oldu. Glastonbury’de daha önce bir metal grubunun bu derece ön planda yer almaması, yadırgamanın asıl nedeniydi.
Ancak asıl sorunu, Metallica’nın vokalisti James Hetfield’in ayı avına verdiği desteğin ortaya çıkması yarattı. Bunun, “doğayı ve canlıyı koru” felsefesini ilke edinmiş çevreci bir festivale hiç uymadığını söyleyenler, grubun festivalde sahneye çıkmaması için imza kampanyası başlattı.
Metallica’nın konserde bu rahatsızlığa verdiği yanıt ise, Julien Temple’ın yönettiği 7.5 dakikalık bir video oldu. Grup üyelerinin de rol aldığı videoda, ayı avına çıkan avcıları sonunda ayılar avlıyor. Ama işin garibi şu ki; söz konusu video Hetfield’in avcılığa verdiği desteği ortadan kaldırmıyor.
Ben Metallica’nın bu tavrını protesto ettiğimden onları izlemeye gitmedim ama konserden gelen sesler tüm festival alanını inletmeye yetiyordu. Sonuçta konsere dair anlatılanlar gösteriyor ki, Glastonbury’de bir metal grubunun headliner olmasında müzik türü açısından hiçbir sorun yok. En azından bundan sonra o yol tümüyle açılmış durumda. Kim bilir; belki de bundan sonra sırada Black Sabbath vardır…
London Sinfonietta ve Jonny Greenwood’dan sıradışı bir konser
Glastonbury’de bu yıl program açıklandığında sıradışı bir konser dikkat çekiciydi. London Sinfonietta ile Jonny Greenwood, bir sabah 11.00’da sahneye çıkıp Steve Reich’ın eserlerini çaldılar.
Aynı performansı mart ayında Big Ears Festivali’nde izlemiştim ve aynı heyecanla dinledim. 1968’de kurulan İngiliz oda orkestrası ile Greenwood, bu konsept konser dizisiyle, 1960‘larda minimal müziği geliştiren ünlü müzisyenlerden Steve Reich’ın eserlerini yaratıcı bir yorumla genç kuşaklara tanıtıyor.

Bu bakımdan Glastonbury gibi dev bir sahnede Reich’ın “Music for 18 Musicians” adlı eserini London Sinfonietta’dan, “Electric Counterpoint”i ise Greenwood’dan dinlemek önemliydi.
Left Field sahnesi ve politika
Festivale 2011’de gittiğimde politik yönünün düşündüğümden daha zayıf kaldığı izlenimini edinmiştim ama o zaman Left Field Sahnesi’ni iyi takip edememiştim. Son birkaç yıldır müzisyen ve aktivist Billy Bragg’in bu sahnenin programını üstlenmesinden beri, Glastonbury’nin politik yönü güçlendi.
“Müzik, ilk gençliğimde kendimi içinde bulduğum durumla beni o duruma sokan güçlü insanlar arasında bağlantı kurmama yardımcı oldu. Sanatçılar yeniden bunu tartışmalı. The King Blues, Akala ve Sound of Rum, iktidarı sorgulayıp zorlamanın ilham verici örnekleridir” diyen Bragg, İngiltere’de sol görüşün en aktif müzisyenlerinden birisi.

Left Field’de tek başına sadece gitarıyla çıktığı sahnede, ekonomiden, göçmenlerin sorunlarından, işsizlikten, ırkçılıktan, cinsiyet ayrımcılığından, holding medyasının topluma verdiği zarardan söz ederek, konseri tam anlamıyla sosyalist bir mitinge çevirdi. Sorunları coşkuyla anlatırken, önerdiği çözümse sendikalaşmak, örgütlenmekti.
“There Is Power in a Union”ı onu dinlemeye gelenlerle birlikte söylerken, bakışlarındaki onuru, dinleyicilerine inancını görmek mümkündü. Glastonbury’nin bu yıl altı çizilecek tarihi konserlerinden biriydi kuşkusuz.
Politik söylemi olan müzisyen ve grupların yer aldığı Left Field Sahnesi’nin kapanışını yapansa savaşa, sınıf ayrımcılğına, emperyalizme karşı duruşuyla tanınan Amerikalı ünlü punk rock grubu Anti-Flag oldu. Bir punk rock konserine yakışacak kadar tepkiliydi dinleyici; dünyaya meydan okuyan agresif tavrın ürünü ter ve öfke, mekana hakim oldu.

Massive Attack’tan bu kez Irak mesajı
Festivalin kapanışını Anti-Flag’den sonra Massive Attack ile yaptım. Onlar çalarken diğer sahnelerde de iyi seçenekler vardı; grubu haziran ayında İstanbul’da görmüş olsam da, Glastonbury’de kaçırmak istemedim.
İstanbul’da sahnedeki ekrana yazdıkları yazılarda Gezi Direnişi’ne selam gönderip, “Katiller Dışarıda” mesajı veren grup, bu kez İngiltere’de ABD ve Batı dünyasını Ortadoğu, Irak politikaları yüzünden eleştirdi; özgürlük için işgal” yalanını yüzlerine çarptı.
Ayrıca Guantanamo’da yıllardır tutulanların sözlerine yer vererek ABD’nin yaptığı insan hakları işgallerine dikkat çekti. Müzik dünyasında bunu onlardan başka bu netlikte yapan yok. Müzikleri gibi o müziği sunma yöntemleri de büyük bir alkışı hak ediyor.

Left Field Sahnesi’nin bir özelliği de, festival boyunca sadece konser değil, önemli sorunları konu edinen söyleşilerin de orada yapılması.
Feminizm, İngiltere’de ve Avrupa’da gelecek seçimler, öğrenci harçlarındaki artış, gıda sektöründe dönen dolaplar vb. toplumsal ve siyasi konularda yetkin yazarların, düşünürlerin katıldığı bu söyleşilere ilgi de oldukça fazlaydı.
Glastonbury’nin diğer festivallerden üstün yanı da bu: Müziği politikayla buluşturan özel ve cesur bir sahne!
Benn’in adı kuleye verildi

Glastonbury’nin politik yanına dair belirtilmesi gereken bir nokta daha var. Bu yıl 21 metre uzunluğundaki Left Field Kulesi’nin adı, mart ayında 78 yaşında hayatını kaybeden İngiliz solunun önde gelen isimlerinden Tony Benn’in anısına The Benn Tower of Strength (Benn Güç Kulesi) olarak değiştirildi. Son 12 yıldır festivalde çeşitli forumlara katılan Tony Benn, Glastonbury’nin en büyük destekçilerindendi.
Bir siyasetçi olarak daima iktidarların sorgulanması gerektiğini belirten Benn’in bu konuda formüle ettiği beş maddelik bir yöntemi var. İktidarda olanlara her zaman şu beş soruyu sorun diyordu: “1- Nasıl bir güce sahipsin? 2- Bu gücü nereden alıyorsun? 3- Onu kimin çıkarı için kullanıyorsun? 4- Kime karşı sorumlusun? 5- Senden kurtulma yolu nedir?”
Bugün yaşadığımız dünyada iktidarda kaldıkça bütün gücü elinde toplamaya çalışan politikacıları görünce, Tony Benn’in bu sorularını hatırlamakta fayda var.

Ayrımlardan, önyargılardan tümüyle arınılan tek yer
150 yıldır Eavis ailesine ait olan yaklaşık 3 bin 642 dönümlük Worthy Çiftliği’nde 44 yıldır düzenlenen Glastonbury, bir müzik ve sanat festivali olmanın çok ötesinde, insanların toplumda yaratılan ayrımlardan, önyargılardan tümüyle arındığı, sadece kendileri olduğu deneysel bir yaşam tarzı sunuyor.
Yağmur yağdığında çamura batıyor, çadır hayatında duş almakta zorlanıyor, günlük hayatta sahip olunan ama hep var oldukları için artık fark edilmeyen konfordan, hijyenden mahrum kalıyorsunuz ama normal yaşantınızda arayıp da bulamadığınız hoşgörüyü de orada buluyorsunuz.

Kimse sizi siz olduğunuz için küçümsemiyor, tuhaf bulmuyor, nereden geldiğinize önem vermeden sizinle konuşuyor, müzik ve sanatın çevresinde dostluklar kuruluyor. Herkes biliyor ki, bu bir ütopyanın kısa bir dönem için gerçekleşmesi demek.
Ne çıkar hırsı var, ne kariyer planları; ne savaş var, ne de katledilen halklar… Festival dışındaki zamanda ineklerin dolaştığı otlaklara beş günlüğüne insanlar yerleşiyor ve özgürlüğün tadını çıkarıyor.
Beşinci günün sonunda, insanın yaşadığı her yerde olduğu gibi, altyapısı olmayan otlaklarda o muazzam kalabalığı tutmanın olanaksızlığı da kendini göstermeye başlıyor. Toplam bin kilo çöp çıkıyor festival boyunca; bu da kişi başına 11,4 kg ediyor.
Müzik de durunca, aşırı yorgun, kir pas içinde ama çok mutlu bir şekilde eve doğru yola çıkarken geriye dönüp o dev araziye bakıyor ve içinizden “Umarım bir daha gelebilirim buraya,” diyorsunuz. Ama Michael Eavis de, “2020’de festivalin 50. yılında artık devam edip etmeyeceğimize bakacağız” diyor.
Altı kere daha yapılacağı kesin hiç değilse…

Glastonbury büyüsünün altında asıl yatan, fotoğraf karelerine yansıyan eğlence değil; çünkü o başka festivallerde de var. Orada insanları asıl etkileyen şey, bütün ayrımların reddedildiği çok özgür bir ortamda, insanın doğayla ve müzikle bütünleşerek bir süre orada yaşaması.
Cinsiyet, mezhep, etnik köken ve cinsel tercih gibi her türlü ayrımın dibine kadar hakim olduğu; parkları ve doğayı rant uğruna katleden iktidara karşı direnirken gençlerin hayatını kaybettiği bir ülkenin vatandaşları olarak, bizler için bu ayrıca anlamlı.










