
MURAT SEVİNÇ
“Türkiye ahalisi en çok hangi ‘anayasal hakkına’ sadakat duyar” diye soracak olsanız, ‘oy hakkı’ yanıtını veririm.
Genel anlamda ‘insan hakları’ ilkelerinin hukuk metinlerine/anayasalara girmiş halidir, temel hak ve özgürlükler. Yüzyıllarca süren mücadelenin sonucunda elde edilebilmiştir. Topraklarımızda, bugünkü hak ve özgürlüklerin ilkel hallerinin doğuşunu 19’uncu yüzyıl başından başlatmak mümkün. Dolayısıyla anayasal haklarımızı yaklaşık iki yüz yıllık süreçteki gelişmelere borçluyuz. Oy hakkı bunlardan biri. İlk seçim 1876 Anayasası döneminde, 1877’de yapılmış olsa da (yöntem ve hak sahibi olanlar açısından günümüzdeki seçime pek benzemiyor tabii!), halihazırda ‘seçim’ ve ‘sandık’ denildiğinde anladığımız ‘etkinliğin’ tarihini (II. Meşrutiyet ardından yapılan seçimleri, bu yazı bağlamında mecburen bir yana bırakarak), çok partili yaşamla başlatabiliriz.
Türkiye demokrasi tarihinde 1946-1950 arası çok önemli. Her ne kadar daha önce iki parti denemesi olsa da, bu dönem ‘koşullar’ ve o koşulların izin verdiği, teşvik ettiği DP (Demokrat Parti)’nin yapısı ve mücadelesi açısından etkileyici. Burjuvazinin büyük toprak sahibi ve ticaret erbabı tabakalarının temsilcisi olan DP, aynı burjuvazinin asker sivil bürokrat tabakasının temsilcisi olan CHP’ye karşı, ‘yasa dışına çıkmadan’ büyük bir direnç göstermiştir.
1947 seçiminin, CHP’nin telaşıyla (DP’ye yönelik halk iltifatının boyutu nedeniyle) 1946’ya alınması, skandal seçim, DP’nin 1947’de ilan ettiği Hürriyet Misakı (dirençli muhalefet örneği), İnönü’nün ‘muhalefeti rahatlatan’ 12 Temmuz Beyannamesi, başbakan değişimi, hukuk sisteminde değişiklikler/esneme ve göreli özgürlük havası, seçim kanunu vesaire…
Sonunda, 1950’de DP’nin tek başına iktidara gelişi ve İnönü’nün seçim sonucunu kabullenip koltuğunu devredişi.
Dört yıllık süreç ve o süreçte hem DP’nin hem yurttaşın sergilediği kararlılık, ‘oy hakkının’ çok özel bir yere sahip olmasını sağladı. Türkiye yurttaşı oy hakkını mücadeleyle elde etti. Sonraki yetmiş yılı özetlemenin anlamı yok kuşkusuz. Ancak o yetmiş yılda, ne yazık ki düzenli aralıklarla önüne konulan ‘sandık’ dışında bir ‘katılım’ aracı yaratılamadığı (yani gelişmiş demokratik devlet örneklerinin hayli gerisinde kalındığı!) için, ‘oy kullanmak’ yurttaşın elindeki tek ‘tepki’ ve ‘katılım’ yolu olarak var olmayı sürdürdü.
Türkiye’de, çoğu hak ve özgürlüğü yurttaşın gözünün içine baka yok saymak, yontmak, yok etmek mümkün olabildi; ancak yurttaş çoğunluğu her zaman sandığa/oyuna sahip çıktı, ona dokunulmasına rıza göstermedi.
Yalnızca önemli dönemeçlere bakalım:
27 Mayıs 1960’ta, burjuvazinin bir kanadı, 1950’de iktidara gelen kanadını darbeyle düşürdü. O darbeden hemen günler önce, Menderes’in meşhur İzmir mitingi vardır. Mitinge 10 binlerce DP taraftarı katılmış, Menderes’in, konuşma yapacağı kürsüye varması birkaç saat almıştı. Benzer kalabalıklar, darbeden iki gün önce yapıldığı Eskişehir gezisinde de toplanmıştı. Darbe yapıldığındaysa o yüz binler ortada yoktu!
Fakat darbe günü görünmeyen yurttaş kesimi, ilk seçimde ortaya çıktı! Utanç verici idamların yaşandığı Eylül 1961’den bir ay sonra ekimde yapılan seçimlerde CHP ve CKMP’nin (Cumhuriyetçi Köylü ve Millet Partisi) karşısında yer alan iki parti, AP (Adalet Partisi-34.8) ve YTP (Yeni Türkiye Partisi-13.7), toplam oyların yüzde 48.5’ini aldı. Seçimin öncesinde halkoylamasına sunulan (9 Temmuz 1961) ve cumhuriyet tarihinin en demokratik anayasa metni olan 1961 Anayasası, ‘yalnızca’ yüzde 61.5 ‘evet’ oyuyla kabul edildi.
10 yıl sonra, 12 Mart Muhtırası ile Demirel hükümeti çekilmek zorunda bırakıldı ancak bu kez TBMM dağıtılmadı. Muhtıracılar, çoğunlukla AP’lilerin talep ettiği anayasa değişikliklerini gerçekleştirdi! Ara rejimde arka arkaya Nihat Erim, Ferit Melen ve Naim Talu hükümetleri kuruldu. Bu arada ilk parti kapatmalar yaşandı. Anayasa Mahkemesi (AYM), TİP (Türkiye İşçi Partisi) ve MNP’yi (Milli Nizam Partisi) kapattı. Gel gör ki kapatılan MNP’nin yerine, yine Erbakan liderliğinde kurulan MSP (Milli Selamet Partisi) ‘48’ milletvekilliği kazanarak, yüzde 33.3 oy alan CHP ile ‘koalisyon hükümetine’ ortak oldu. Muhtıra ardından kapatılan bir partiden söz ediyorum!
Yaklaşık bir 10 yıl sonra, 12 Eylül 1980 darbesi yaşandı. Ara dönemde yurttaş iki kez sandığa gitti. İlki 1982 Anayasası için. Tarihimizin en gerici ve yurttaş-işçi düşmanı metnine, Kasım 1982’de yüzde 91.37 oranında ‘evet’ çıktı. Böyle bir oy oranını yalnızca şeffaf zarf ya da baskı ortamı ile açıklamak güçtü. Seçmen bu kez 12 Eylül öncesi koşullara tepkisini ve siyasetçilere karşı güvensizliğini sandığa yansıtmıştı.
Ara dönemin ikinci oylaması, Kasım 1983’te yapıldı. Milletvekili seçimlerine yalnızca MGK’nın (Milli Güvenlik Konseyi) izin verdiği partiler katılabildi. Turgut Özal, darbecilerin karşı olmadığı ve büyük sermaye desteğini arkasına alan eski bir bürokrat ve bakan ve ANAP lideri olarak seçime girdi. Kenan Evren, ‘bir cumhurbaşkanı olarak’ açıkça MDP (Milliyetçi Demokrasi Partisi) ve genel başkanı Turgut Sunalp’i desteklemesine karşın, Turgut Özal yüzde 40’ın üzerinde oy alıp tek başına hükümet kurabildi. Yani, 12 Eylül günü ortalıkta görünmeyen seçmen, ilk seçimde bir kez daha ‘buradayım’ dedi!
Uzatmadan bir iki hatırlatma daha: 28 Şubat sürecindeki baskı ve saçmalıklar, hukuk dışılıklar kimin işine yaradı? Hangi parti ve siyasetçiler kazançlı çıktı? 2007 yılında AYM’nin 367 kararı? Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek için verilen bu karar hangi partinin oylarını yüzde 47’ye çıkardı? Karara dek anketlerde yüzde 35’lerde görünen bir parti, oyların neredeyse yarısını aldı 2007 erken seçiminde. Peki saçma sapan AKP kapatma davası, kimin yararınaydı? Tüm bu sürecin sonunda hangi parti oylarını kemikleştirmeyi başardı?
Oy verme davranışının tek bir gerekçesi yok kuşkusuz. Hayli karmaşık, koşullara, dünyada olup bitenlere, sermaye ilişkilerine vs. bağlı süreçler bunlar. Duygusal ve tarihsel nitelikleri, çoğu zaman ‘rasyonel’ yanından baskın.
Buna mukabil şu da bir gerçek: Sandık dışında başkaca katılım aracı olmayan milyonlarca seçmen, çok partili yaşam boyunca bu gücünü kullanmaktan geri durmadı. Hemen her zaman, verdiği oya müdahale edenlere tepki gösterdi.
Muhterem okur,
‘Milli irade’ söyleminin teknik yanı, seçim yasalarındaki hükümlerdir. Sağladığı tarihsel/ideolojik malzeme bir yana, yasadaki yüzde 10 seçim barajını yüzde 5 yaparsınız, ‘tecelli eden’ milli irade bir günde değişiverir! Haliyle lüzumsuz duygusal değerlendirmelere gerek yok. Ayrıca, ‘sandığa itiraz edilmemeli’ ezberi de, son derece sağcı ‘milli iradeciliğin’ söylemidir ve külliyen yanlıştır. Sandığa, eğer itiraz edilecek bir şey varsa itiraz edilir ve zaten YSK ile seçim hukuku da bunun için oluşturulmuştur. Zira ‘sandık’, demokrasinin kendisi değil, onu gerçekleştirmek için bir yöntem, araç. Tarih, sandık aracılığıyla demokratik sisteme son vermek isteyen ve bazen başaran iktidarlara tanık oldu.
Hâl böyleyken temel sorun, AKP’nin seçim sonuçlarına yaptığı ‘itirazın’ kendisinde değil, o itirazın/itirazların ‘iler tutar’ yanı olmamasında ve dolayısıyla YSK’nin verdiği şeyin (kararın), şey (karar) sıfatını hak etmemesinde.
Ezcümle, burada asıl mesele hukuk değil hazımdır. Hazım ise hukuksal bir tartışmanın konusu olamaz. İmamoğlu 31 Mart’ta İBB başkanı seçildi. Bunu, seçimin iptal edilmesini isteyenler ve edenler dahil herkes biliyor.
Kuşkusuz 10 yıllar öncesinin koşullarında yaşamıyoruz. Benzer davranışlar aynı sonuçları vermeyebilir. Yine de 23 Haziran etkinliği için “Tarih tekerrür eder mi” sorusunu yöneltebiliriz. Yurttaşlar bu kez de kullandıkları oya, oy haklarına sahip çıkar mı? 10 yıllardır yaptığı gibi iradelerini yok sayanlara “Ağır ol bakalım” der mi?
Türkiye ahalisi, oy hakkını mücadeleyle kazandı. Hak etti. Muhtemelen 23 Haziran’da bunu bir kez daha, güçlü bir biçimde hatırlatacak. Bu işin bir ‘hazım’ değil, ‘irade’ ve ‘hak’ meselesi olduğunu gösterecek.
Her şey çok güzel olmasa da, bazı şeyler biraz daha güzel olacak mı 24 Haziran sabahında? Muhtemelen.