Kendi kitabını yayınlayan Elif Türkölmez: Dünyanın en normal şeyi e-kitap

ECE KARAAĞAÇ

ece.karaagac89@gmail.com

@ecekaraagac_

Elif Türkölmez’i bir kısmımız @sefertasimoda hesabından paylaştığı hayata dair notlar ve fotoğraflarla, bir kısmımız da geçtiğimiz yıl çıkan ‘Anne Kız, Harikasın’ adlı öykü derlemesiyle tanıdık.

2018’in son günlerinde, Elif bu kez 2018’e dair hazırladığı resimli bir yıllık olan ‘Ormanın İçinden, Denizin Kıyısından’ ile karşımızda.

Üstelik bu yıllığı herhangi bir yayınevi etiketiyle kitapçı raflarında değil, e-kitap formatıyla internet ortamında bizzat kendisi satışa çıkardı. Türkölmez’le yeni girişimini, Türkiye’de e-kitabın durumunu ve medyanın yeni formlarını konuştuk.

Sizi ilk olarak Instagram hesabınızla tanıdık, sonrasında ‘Anne Kız Harikasın’ adlı öykü kitabınızı okuduk. Fakat yine de sizi henüz tanımayanlar olabilir, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ben gazeteciyim. Radikal’de başladım gazeteciliğe. Hayatımın en güzel, en mutlu zamanlarındandır Radikal, hep neşeyle anarım. Yağmurlu, kasvetli, berbat bir pazar sabahı Radikal İki’de bir ilan gördüm. İlan, mealen şöyle diyordu: Yeni kuracağımız ek yayın için genç okurlarımızın yazılarını bekliyoruz. Hemen kalkıp bir yazı yazdım ve gönderdim. Bir de kelle fotoğrafı ilişikte.

İlk dijital fotoğraf makinaları çıktığında kardeşlerimle harçlıklarımızı birleştirip bir tane edinmiştik. Kardeşime bin çeşit poz verip “Öyle de çekme, böyle de çek” diye diye çözünürlüğü çamur, niyeti tatlı bir köşe fotoğrafı elde etmiştim işte. Radikal Genç ekinde çıktı yazım. Ve kelle fotoğrafım. Bir de tişört gönderdiler. Üzerinde şöyle yazıyor: “Yazdım, yine yazarım!”

Dünyalar benim oldu. O tişörtü giyip sokağa fırladığım zamanı hatırlıyorum. Hiç kimsenin elbette fark bile etmediği, benim içinse hayatımın amentüsünü fısıldayan o gri tişört hala dolabımda. Kaç defa yıkandı da, ne rengi soldu, ne baskısı bozuldu. Radikal kapandı, tişört sapasağlam. Bazen üstümde o tişörtle gece çişe kalkıp aynada görünce filan bir tuhaf oluyorum. Balkona çıkıp sigara içiyorum. Çünkü bazen bir şey olur ve geri yatıp uyunmaz.

‘Ormanın İçinden, Denizin Kıyısından’ sizin gündelik hayat tecrübelerinizden yemek tariflerine dek uzanan bir kitap. Böyle bir kitap yazma fikri nasıl oluştu?

Radikal kapanmadan evvel işsiz kalmıştım ben zaten. Türlü şey yaptım ondan sonra. Fıstık ezmesi sattım. Hardal sattım. Tiyatroda kek sattım. Ispanaklı börek sattım. Etamin sattım. Çeviri yaptım. Nihayet vegan yemekler yapıp sefertaslarıyla insanların evlerine, ofislerine götürüp sattım. Sefertasımoda evde otururken aklıma gelen bir iş fikriydi yani. Epey de gitti ama sonra dayanamadım.

Tek başıma yemek yapıp dağıtmak işi beni bitirmişti, bıraktım. Yemek dağıtma işini bıraktım ama tarifler, anlar, anılar anlatmaya devam ediyordum. Sonra Kınalıada’ya taşındım ve ada hayatını anlattığım yazılar paylaşmaya başladım. Fakat tabii Instagram hesabı yetmiyordu. Bir e-kitap yapıp onda toplamaya karar verdim ben de. ‘Ormanın İçinden, Denizin Kıyısından’ benim için bir nevi fotoğraflı yıllık. Bundan sonra her yıl Aralık ayında yapacağım yıllıkların ilki. 

Türkiye’de pek de yaygın olmayan bir yol seçip kitabınızı internet üzerinden kendiniz yayınladınız. Neden böyle bir yol seçtiniz?

Ben yeni şeyleri merak ediyorum. Eskiye tutunup kalan, “Her şey eskiden çok güzeldi” şiarına inanmaya devam eden, daha doğrusu o tumturaklı, hantal fikirlerinin harikulade şeyler olduğunu düşünüp onlara sıkı sıkı sarılan insanları da biraz sıkıcı buluyorum. Yeni güzeldir. Tazedir. İnsanı diri tutar. Yaşayan ölüler safından beriye iter, kalbin tozunu alır, zihnin pasını siler.

Bundan kim bilir kaç yıl evvel, Melida Tüzünoğlu’nun bir e-kitabını almıştım. Türkiye’de şu anda bile doğru dürüst bilinmeyen, yapılmayan bir şeyken o denemişti. Fakat kitabı bilgisayarıma indirirken aklımın ucundan dahi olsa, zerre geçirmemiştim şunu: Bu çok yeni bir şey, çok büyük cesaret, vay be! Bana nedense çok normal gelmişti.

Takip ettiğim Avustralyalı, İngiliz, Amerikalı YouTuber’lar neredeyse altı ayda bir e-kitap yayınlıyor. Tarifler, hayat memat, kurgu… Her şey var. Herkes kendi medyasını bildiği, dilediği gibi yönetiyor. Ve ben bu kitapların çoğunu satın alıyorum. Almaya çalışıyorum. Bayılıyorum. Her hafta mahallemizin kütüphanesinden bir kitap ödünç alıyorum. Yeni çıkanları satın almak için kitapçıları geziyorum. Her birinin ayrı yeri var. Geçen sene Kindle’a indirdiğim kitap sayısı satın aldığım matbu kitap sayısının yarısına ulaşmış. Benim için dünyanın en normal şeyi o yüzden e-kitap.

Bakın, geçenlerde bir toplantıya katıldım. Eski bir hanın üçüncü katında buluşmuş insanlar. Dostoyevski’nin ‘Ecinniler’ini okumuşlar, onu tartışacaklar. Ben başka bir sebeple aralarındaydım, kısa bir müddet sonra çıktım ama her ne kadar kimseyi kırmak istemesem de bununla ilgili birkaç şey söylemek de istiyorum. Çünkü konumuzla ilgili, çünkü yaşayan ölüler safından ayrılmamız lazım artık. Ülke olarak.

Çok fazla hızlanmalıyız. Kimse dört saat boyunca Dostoyevski’nin epilepsi krizleri anında yazdığı kopuk metinleri tartışmamalı. Tartışacaksa da başka bir yerden bakmalı. “Neden anlatıcı ortadan kayboldu anlamadım” diyor mesela okuma yapanlardan biri. Anlamazsın tabii. Sanat tarihi de edebiyat tarihi de ruhsal hastalıkların, sanrıların, akli dengesizliklerin, fakirliğin, yokluğun övüldüğü yerler oldu yüzlerce yıl.

Van Gogh kullandığı ilaçlar yüzünden sapsarı tablolar yaptı durdu yıllarca. Arkasından ne büyük adamdı diyoruz. Değildi. Acı çekiyordu yalnızca. Onun çektiği acılar bugün kim bilir kaç para! Akıl sağlığı çok fazla önemlidir. Herkesin ilaç kullanmaya da kullanmamaya da hakkı vardır. Ama bizim sanata, edebiyata, yazıya artık yepyeni yerlerden bakmamız lazım. Dostoyevski’yi, Van Gogh’u bilmeliyiz elbette. Öyle bilmeliyiz ki artık yepyeni şeylere bakmalıyız.

Patron, müdür, duayen, kral, padişah, reis, imparator, prens… Bunların artık olmadığı, olmayacağı ve olmayışlarıyla çiçek açacak bir dünya başlıyor. Edebiyat putçuları, sanat putçuları, klişe makinası tamircileri, böyle olmak zorunda başka türlü olmaz terennümcüleri panikte o yüzden. Ama su akar. 

Hep derler ya “Eski bayramlar ne güzeldi”. Bence değildi. Yeni bayramlar çok daha güzel olacak.

E-kitabın Türkiye’deki yerini nasıl görüyorsunuz? E-kitap yeterince ilgi görüyor mu sizce? Ya da geleceğin formatı olabilir mi?

Türkiye’de müziğin dijitalleşme hızı, dinleyicinin bunu kabul etme işbirliği, dostluğu şahanedir mesela. Belki edebiyatın da, gazeteciliğin de müziğe bakması lazım. Müzik her zaman havadaki elektriği yakalamada daha meraklı ve cesur olmuştur. Müzisyenler de kalpleri, kafaları açık insanlardır. Ben Spotify’ı kuran kadınla konuşmak için Stockholm’e gittiğimde çok büyülenmiştim mesela. Şahane bir fikirdir o.

Arkadaşlarınızla pizzalı şaraplı bir geceyi kapatıp, gülüşüp öpüşüp ayrıldıktan sonra metroya biner, kulaklığınızı takar ve mesela David Bowie’den ‘We Can Be Heroes’ dinleyerek evinize gidersiniz. Artık başka bir dünyadasınız. Müzik bunu yaptı. Dinleyici de kalbini sonuna kadar açtı ama çünkü. Her şey öyle bu dünyada zaten. Ya açıyorsunuz ve akıyorsunuz ya da kapatıyorsunuz ve tıkanıyorsunuz. Anlatıcı nereye kaybolmuşmuş. Hala oraya takılıyorum.

Instagram’da 10 binin üzerinde takipçiniz var. Takipçilerinizin kitaba tepkisi nasıl oldu?

Hepsine çok teşekkür ediyorum. Hepsi çok tatlı, çok akıllı, meraklı insanlar. Hepsi vegan değil. Ama vegan tarifleri merak eden insanlar. Ya da her biri meditasyonla ilgilenmiyor ama meditasyon yapan insanlara bunlar da manyak demiyor. O yüzden kitaba da çok sevgiyle, hürmetle, nezaketle yaklaştılar. İlk kez e-kitap okuma deneyimi yaşadığını söyleyen de oldu, telefonundan rastgele sayfa açarak okumanın güzelliğine doyamadığını söyleyen de. Çok tatlılar. 

Kitapta fotoğraflara da yer vermişsiniz. Fotoğraflarınız Instagram’da da oldukça ilgi görüyor. Fotoğraflarınızı nasıl çekiyorsunuz?

Telefonla çekiyorum. Kolay, hızlı, kullanışlı. Şıp şıp. Fotoğraf çekmekten utanıyorum ben aslında. Kocaman kameralarla, ‘Ben buradayım’ diye bağırarak çekim yapan fotoğrafçılar da eminim güzel insanlardır ama arkadaşlarım olsunlar istemem.

Mesela bazen sokakta bir şey çekiyor oluyorum, arkamdan geçen yaşlı amca merak ediyor, gelip bakıyor, kurumuş bir yaprak! Ya da sümüklü böcek! Dudağını büküp uzaklaşıyor. Onu hayal kırıklığına uğrattığım için üzülüyorum. İşte böyle, çektiğim şeyler yalnız bana önemli gelen, güzellikleri gözle değil de kalple bakınca görülen şeyler sanırım.

Sizi Instagram hesabınızdan bağımsız, ‘Anne Kız Harikasın’ adlı öykü derlemenizle tanıyanlar da var. Kurgu yazmayı da sürdürecek misiniz?

Evet tabii, yazmaya devam ediyorum. Roman yazıyorum şu anda. 

Gelecekte sizi yeniden bir yayınevi çatısı altında görecek miyiz? Yoksa bu bağımsızlık halinden memnun musunuz?

Matbu kitap ve aşıklar asla ölmez. Çok teşekkür ederim alakanıza.