MURAT SEVİNÇ
Ne saçma soru!
Önerilen metnin ‘hüviyeti’ üzerine, devam…
İki önceki yazıda bu anayasa değişikliği önerisinin içeriği hakkında yazmayı ‘reddettiğimi’ söylemiştim.
Hatta iyice anlaşılsın diye ukalalık yapıp ‘ret’ sözcüğünü büyük harflerle yazmıştım. Bazı ayaküstü sohbetler ve gelen bir iki e-postadan, niyetimi iyi anlatamadığımı fark ettim.
Derdim şu: Eğer bir ülkenin anayasasında değişiklik yapılıyorsa, başta anayasa hukukçuları olmak üzere kuşkusuz alanda çalışanların ilgisini çekmek zorundadır. Hiçbirimiz kayıtsız kalamayız. Söyleşi verilir, akademik çalışma konusu olur, eğer kabul edilirse kitap ve ders notları güncellenir.
Buna mukabil, birazdan tartışacağım, ‘anayasa değişikliği olup olmadığı dahi tartışmalı’ böyle bir öneri söz konusuysa eğer, ayrıntıya dair her yazı, ortada tartışılacak, tartışmaya değer bir metin olduğu algısı/yanılgısı yaratır. Oysa bu öneri açısından kişisel kanım, tartışarak ‘meşruiyet’ sağlanmamasıydı.
Bu hata 2010’da yapıldı. Üstelik o değişiklikler şimdikiyle karşılaştırılamayacak ölçüde ‘tartışılabilir’ ve ‘demokratik’ idi. Fakat değişikliğin içeriği, tek tek maddeleri üzerine yazılıp çizilenler, aslında HSYK ve AYM için yani ‘yargıya yönelik’ bir tür ‘operasyonu’ görünmez kıldı.
Evet, kamu denetçiliği ve AYM’ye bireysel başvuru gibi kurumlar değerliydi değerli olmasına da, yapılan aslında koskoca bir kazığı süslemekten ibaretti.
Kazığın ucu görünmesin diye her yerini konfetiyle püskülle donattılar. Derdimizi hiçbir biçimde anlatamadık o dönemde. ‘Niyet okuyorsunuz’ filan denildi. Oysa ‘niyet’ değil, ‘tutanak dergisi’ okuyorduk! Sonuç? Bizler ombdusmandan turşu kuruyoruz; memurlar grevsiz toplu sözleşmenin salçasını yapıyor…
Hâlihazırdaki değişiklik önerisi ise, 2010’a bin kez rahmet okutacak türden ve ‘bir kurumu ele geçirmeye’ değil, açıkça ‘güçler birliğini’ tesis etmeye yönelik. Peki, bu önerinin içeriğini neden/nasıl tartışalım o zaman?
Ortada tartışılacak bir şey var mı?
Yazının sonunda önereceğim bir iki meslektaş yorumuna da bakarsanız, hiçbirinin içeriğe dair pek bir şey konuşmak istemediğini fark edersiniz.
Yalnızca vahameti anlatmak için örnek vermek zorunda kalmışlar.
İşte bu nedenle diyorum ki: 2010 değişikliklerini Ergun Özbudun kalibresinde kimi anayasacılar sahiplenip anlatıyor ve bu ‘tercih’ ne yazık ki bazı ‘niyetlerin’ görülmesini perdeliyordu. Şimdiki öneriyi ‘Burhan Kuzu’lar savunuyor! Eh, o zaman ‘Bırakınız savunsunlar, bırakınız sahiplensinler.’ Bir de sağa sola ‘Gençlik anayasa/başkanlık istiyor’ vs. yazılıyormuş. En matrağı da bu slogan doğrusu.
Ne diyelim, gençler sevdiyse bize ‘he’ demek düşer!
Gelelim başlığa. Saçma gibi duruyor bu soru, farkındayım. Meclis’e 16 Aralık 2016 günü sunulan önerinin adı kuşkusuz ‘anayasa değişikliği’ önerisi. Ancak kişisel olarak bir ‘adı’ benimsemeden önce ‘içeriğe’ bakmak gerektiği kanısındayım.
Çünkü bazı karar ve işlemler, biçimsel nitelikleri, adları sanları bir yana, isimlerinden beklenmeyecek etkidedirler.
Tarihimizden, II. Meşrutiyet sonrası gerçekleştirilen 1909 Anayasa değişiklikleri örnek verilebilir. 1908 devrimi ardından yapılanın adı ‘değişiklikti’ ancak 1876 Kanun-u Esasi’de öylesine köklü dönüşüm söz konusuydu ki, aslında artık parlamentonun güçlü/yetkili olduğu ve sultanın yetkilerinin budandığı yeni bir anayasal düzen kuruluyordu.
Türkiye’de parlamenter sistemin ana şeması da bu değişikliklerle kabul edilmişti ve sistemimizde o gün bugündür güçlü olan her zaman (1982’deki omurga kayması bir yana), meclistir.
Bugün gündemde olan değişiklik önerisi ise sıradan bir ‘değişiklik’ olmanın çok ötesinde. Demokratik ilkeleri ve teamüllerimizi hiçe sayıp güçler ayrılığını ortadan kaldırma ihtimalini barındırıyor. ABD başkanlık sistemiyle uzak yazık ilgisi olmayan, hakikaten eşsiz benzersiz, ‘Türk tipi’ sıfatını fazlasıyla hak eden bir ‘icat.’
Kim başkan seçilirse seçilsin, yönetmeyi neredeyse imkânsızlaştırıp sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirecek. Bu arada başkan yerine cumhurbaşkanı tercih ediliyor ki, yurttaş çok da rahatsız olmasın.
Doğan görünümlü Şahin anlayacağınız…
Peki, içeriği anayasal düzeni bir bütün olarak dönüştürecek bir öneriye, ‘anayasa değişikliği önerisi’ diyebilir miyiz? Eğer başını eğri büğrü anlaşılmış pozitivist hukukçuluğa çarpıp bir daha kendine gelememiş biriyseniz, olabilir. Ancak hala kendinizdeyseniz, hiç olmazsa bir soru işareti koyarsınız.
Ben de burada o soru işaretini koymaya çabalıyorum.
Şöyle ki: Anayasanın onlarca maddesini değiştirip ‘rejimi’ değiştirmemek; buna mukabil tek bir maddesi ile rejim değişikliği yapmak mümkündür.
Biraz daha açayım: Hani şu meşhur ‘kırmızı çizgiler’ var ya, 1982’nin ilk üç maddesi. İşte o maddelere hiç dokunmadan, anayasanın başka bir maddesi ya da muhtelif maddelerinde öyle değişiklikler yaparsanız ki, ilk üç maddenin de, ‘asli iktidar’ tarafından oluşturuluş anayasal sistemin de değeri kalmaz.
Örneğin, başkaca hiç madde değişmesin ancak ‘vergi ödevini’ düzenleyen maddeye şöyle bir ek yapılsın: ‘Sünni yurttaşlar Alevi yurttaşların 1/3 oranında az vergi öder.’
Bu değişiklik önerisi 184 vekil tarafından önerilsin, mecliste iki kez görüşülsün, her ikisinde de 330’un üzerinde oy alsın ve halk oylamasında yüzde 51 ile kabul edilsin.
Pozitif hukuk kuralları açısından bir sorun var mı? Yok. Bu artık bir ‘norm’ mu? Evet. Eh, sevsinler pozitif hukuku o zaman!
Ne oldu anayasanın laiklik ilkesine, demokratik devlet ilkesine, hukuk devleti ilkesine, eşitlik ilkesine, insan hakların saygı ilkesine…
Demek ki hiçbir temel ilkeyi değiştirmeden, hepsini ‘üstü kapalı olarak’ çöpe atmak mümkün.
Demem o ki, şu anda Üçüncü Milliyetçi Cephe birlikte kotarıp adını ‘değişiklik’ koydukları bu tuhaflık, sıradan bir anayasa değişikliği değil, anayasa tarihimizi tersine çevirmeye yönelik ‘asli iktidar’ yetkisi kullanmaktır.
Haliyle adı ne olursa olsun buna bir ‘anayasa değişikliği önerisi’ demek, aslında ‘gerçekte’ olanın ‘üzerini örtmekten,’ bir başka deyişle ‘adını değiştirmekten’ öte anlama gelmez.
Daha da Türkçesi: Anayasa değişikliği önerisiyle, ‘değişiklik’ adı altında ‘asli’ yetki kullanılarak ‘kuruculuk’ rolü oynanıyor.
Dolayısıyla eğer TBMM’de kabul edilirse, halk oylamasına sunulacak olan sıradan bir ‘anayasa değişikliği’ değil; Türkiye’nin asırlık parlamenter demokrasi ilke ve gelenekleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nden çok daha eski olan ‘güçler ayrılığı’ ilkesi olacak.
Beyler bayanlar, muhterem okuyucu, şeker kardeşim; ‘müsaderenin’ yani mala mülke ‘el koymanın’ yürürlükten kalkacağı, mülkiyet güvencesi, Tanzimat Fermanı’nda yer almıştı.
Yıl 1839 idi. 2016’dayız.
İki gün önce Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘çaycısı’ tutuklanmış. Allahınızı severseniz, ne içerik tartışması…
Yazı/söyleşi önerileri:
Anayasa hukukçuları Ece Göztepe ve Kemal Gözler’in değişiklik önerisi hakkındaki düşüncelerini ekliyorum. Okumanızda yarar var.