6 Ocak 2026

'Sentimental Value': Bir baba, bir ev ve iki kız
'

Türkiye’de ‘Oslo, 31 Ağustos’ filmiyle kendisinin bile bilmediği büyük bir hayran kitlesi edinen Norveçli yönetmen Joachim Trier bu kez ‘Sentimental Value’ (Manevi Değer) ile karşımızda.

Gustav Borg karakteri (solda) ve kızı Nora.

Bir baba iki kız hikayesi gibi görünen film aslında kuşaktan kuşağa aktarılan travmaların, sanatsal üretim sancılarının, yaşlılığın, aile kurmanın ve bir evin öyküsü. Kısaca çoklu parçalar bütünü.

Hikayenin başladığı yer

Stellan Skarsgård, Gustav Borg karakteriyle yönetmen bir baba olarak karşımıza çıkıyor. Yetmişlerini geçmiş ve artık şaşalı kariyerini geride bırakmış bu adam travmalarının merkezi olan aile evine yıllar sonra döndüğünde hayatı içinde bocalamaya başlıyor.

Borg, zamanında gittiği terapist ona iyi gelmiş olacak ki bu kadınla evlenip bir aile kuruyor. İki kız babası oluyor olmasına ama bir süre sonra çekilemeyen kavgalar, çözülemeyen anlaşmazlıklar sonucunda evini terk ediyor.

Nora (solda) ve Agnes (sağda).

Terapist anne koskocaman ve hikayenin baş karakterlerinden olan evde, kızlarıyla üç kişilik bir hayat sürüyor. Tabii terapiye gelen ziyaretçiler de evin başlıca misafirleri.

Kızlardan Renate Reinsve’nin canlandırdığı Nora Borg başarılı bir tiyatrocu. Ama o kadar ünlü değil. Televizyona yaptığı bir iki dış dışında pek sinema kariyeri de olmamış. Nora’nın hiçbir ilişki kuramama ve bağlanma problemlerinin yanı sıra belki de annesinin kaybıyla tetiklenen bir sahneye çıkamama krizi de vardır.

Ve Nora’nın hayatta kardeşi Agnes’den başka kimsesi yoktur. Inga Ibsdotter Lilleaas’ın canlandırdığı Agnes, Nora’nın ve babasının aksine sanatla uğraşmamış, tarihçilik yapmış ve evlenip bir çocuk sahibi olmuştur. Kısaca filmde de çok değinileceği gibi bir yuvası vardır.

Karısıyla yürütemediği evliliğin ardından evi terk eden kızlarıyla sınırlı bir iletişimi olan Gustav Borg karısının cenaze yemeğine aniden gelerek çocuklarının hayatına yeniden girer.

Bu gelişin asıl amacı çok geçmeden kızı Nora’nın önüne koyduğu senaryoyla ortaya çıkar. Büyük kızını filmde oynatmak ister yaşlı yönetmen. Ama kendisini bir gün bile sahnede izlememiş bu adamın teklifini Nora kesin bir dille reddeder.

Gustav’ın “Daha dün elli beş yaşındaydım bugün yetmiş” dediği sahnede onun bir yaşlılık bunalımımda olduğunu, eski arkadaşlarının elden ayaktan düşmesinin onu epey kırdığını film ilerledikçe görürüz. Gustav belki de dünyadan ayrılmadan önce eski defterleri kapatmak, çocukluk travmalarıyla yüzleşmek istiyordur.

Kızı Nora’ysa her yeni temsilde sahneye çıkmakta zorlanıyor ve anksiyete krizleri geçiriyordur. Bunun belki de en büyük nedeni onu bir kez bile sahnede izlememiş, kayıtsız olduğu şeyi de takdir edemeyen babasıdır.

Hikayede geçen terk edildikten sonra ne yaptığını bilmediğimiz anne kızlarını büyütmüş, ailenin travmalarının merkezi olan o evde onların yanında durmuştur. Ama ölümünden anladığımız kadarıyla anne sadece bir eşlikçidir.

Filmin açılış sahnesinde anlatıcı Nora’nın çocukken yazdığı bir ödevini okur. Yaşadıkları evin hikayesini anlattığı o metinde Nora, babasının gidişini “Adam gidince ev sakinleşti ama evin neşesi de gitti” diye anlatır.

Aslında adamın kendi hayatına çekilişi, kızların ve ev hayatına bir huzur getirse de çocuklardan hem neşeyi hem de birçok yaşanacak güzel anın ihtimalini de götürmüştür.

Babası tarafından hiç umursanmadığını düşünen Nora belki de bu yüzden duygularını en çıplak şekilde ortaya koyacağı tiyatro sanatına yönelmiştir.

Fakat babadan uzak geçen bu 15 yıllık süreç bir senaryo teklifiyle kapanmayacak derindir. Nora bu bağ kuramayan haliyle hiç kimseyle ilişki kuramıyordur. Ondan hoşlanan adamın ona sarılması için bile izin istemesi gerekiyordur.

Gustav ise son filmini çekmekte kararlıdır. Kızına reddettiği başrolü bir festivalde tanıştığı ünlü bir oyunca teklif eder.

Ve seyirci de böylece filmin Gustav’ın çocukluk travması, annesinin intiharı ve Norveç’in pek dile getirilmeyen Nazi geçmişiyle ilgili olduğunu anlar.

Gustav’ın annesi Karin, Nazi karşıtı propagandadan dolayı mahkum edilmiş, işkence görmüş biridir, yıllar sonra da ileride torunlarının doğacağı o evde intihar etmiştir.

Yönetmenin kızının oynamasını istediği karakter aslında annesidir ve elbette ki film de bütün travmalarının temelinin atıldığı o aile evinde çekilecektir.

Bir baba ve iki kız

Yıllar sonra kızlarıyla bağ kurmayı deneyen Gustav, Nora’nın yarasına parmak basar gibi bir aile ve yuva kurması gerektiğini söyler durur. Hatta kızlarına başlarına gelen en güzel şeyin onlar olduğunu söyleyip Nora’ya çocuk yapmayı bile tavsiye eder. Nora’nın sorusuysa çarpıcıdır. “15 yıldır neredeydin?”

Nora’nın aksine Agnes ise film boyunca sürekli etrafı toplayan, hem kendi hem kardeşinin evine çekidüzen veren, annesinin öldüğü ve büyüdükleri evde cenaze yemeğini organize eden biri olarak karşımıza çıkar.

Sonra öğreniriz ki babasının filmlerine de tarihçi olarak danışmanlık yapmış, Gustav’ın ihtiyaç duyduğu bilgileri derleyip toparlamıştır.

Nora’nın bağ kurmak istemesine rağmen bunu beceremeyişine karşılık Agnes ailedeki (baba, Nora ve kendisi) arasında bir köprüdür. Dağıtılanı onaran, anlaşılmayanı açıklayan ve iletişim kopuşlarını gideren kişidir.

Nora da kardeşini güçlü bir figür olarak görmektedir ki ona şu soruyu sorar: “Çocukluğumuzdan nasıl sağ çıktın?”

Agnes’in yanıtıysa nettir; yanında ebeveyni olarak gördüğü Nora vardır. Var olan ama aslında varlığı hissedilmeyen anne, yanlarında istedikleri ama asla onlarla olmayan bir baba. Bu kimsesizlik duygusu içinde Nora, Agnes’e ebeveynlik yapmış, ona sahip çıkabilmiştir. Ama çocuk yaşta taklit etmek zorunda kaldığı ebeveynlik onun hem oyuncu olmasına neden olmuş hem de bu yalnızlık duygusunu baştan savmasını sağlamıştır.

Esasında Nora görünmek, varolabilmek aruzusuyla seçtiği mesleğini artık yapamayacak bir hale gelmiştir.

İki kız kardeş arasında geçen diyaloglardan anladığımız kadarıyla Nora’nın bu psikolojik gelgitleri ve kendine zarar verişi ilk değildir.

Agnes’in oğluyla yani torunuyla da bir bağ kurmaya çalışan Gustav’sa içten içe nasıl olduğunu bilemediğimiz şekilde kızının bu çöküşünden haberdardır. Aslında annesinin psikolojik yıkımıyla onunki arasında bir bağ kurmuş, o yüzden de bu filmi kızı Nora’nın oynaması için yazmıştır. Çekmek istediği film Gustav’ın travmalarından ziyade kızıyla bir bağ kurabilmek için giriştiği bir eylemdir. Tabii ki bir de yaşlılığına açtığı bir savaş. Madem yönetmenim hala çekebiliyorum uğraşı.

Filmin anlatısal tercihleri

‘Sentimental Value’ her yeni bölümde kararan ekranıyla aslında ailenin hikayesini fragman fragman aktarıyor. Geçmişe dönük sahnelere tam anlamıyla Flashback demeyi tercih etmiyorum. Orada aynı evde ama başka oyuncularla ailenin tarihi yeniden canlandırılıyor. Hem de üçüncü bir anlatıcı tarafından edebi bir üslupla aktarılarak.

Filmin sonlarına doğru baba ve kızlarının yüzü birbirinin içine geçiyor. Tüm yüzlerin bir bütün olduğu ailedeki hiçbir travmanın ve yaranın birbirinden bağımsız okunamadığı bu hikayede İsveç’in ünlü yönetmeni Ingmar Bergman’a atıf çok bariz. Hatta filmi Bergmanesk (Bergmanvari) değerlendirmek de mümkün.

Agnes’i canlandıran Inga Ibsdotter Lilleaas’ın oyunculuğuysa çok vurucu. Filmin başrollerini dolduran Nora ve Gustav’ın dışında hikayedeki daha küçük ama kilit bir rolü olabildiğince büyütmüş. Lilleaas, yardımcı bir rol ne kadar akılda kalıcı hale getirebilirin sınavını başarıyla vermiş.

‘Sentimental Value’ senarist Eskil Vogt ve yönetmen Joachim Trier’in altıncı işbirliği. Film bir aile draması olarak oldukça akılda kalıcı olsa da Trier’in önceki filmleri kadar güçlü mü ve zamanı yenebilecek mi bunu gelecek gösterecek.

Filmdeki sektör eleştirileri, sinemanın eski dönemlerine ve maziye duyulan özlemin filmin anlatısına bir şey katıp katmadığı tartışılabilir. Ama sanat ve üretmek açısından Gustav’ın dediği şu cümle oldukça akılda kalıcı: “Ödemen gereken bir araba borcu varken yaratıcı olamazsın, değil mi?”

Evin içi uzaklarla doludur

Elbette ki son olarak filmin en önemli başrollerinden ev. Borg ailesinin tüm hikayesinin biricik tanığı ve sonradan Gustav’ın film çektiği mekan olarak ev ailevi ilişkilerin değişmesi, birden çok yüzleşmeyle dönüşüyor. Dış cephesi ve eşyaları artık bambaşka bir çağın gereklililerine göre yeniden dizayn diliyor.

Tıpkı babanın kızlarıyla o evde yeniden kaldığı yerden başlamasının mümkün olmaması gibi ev de artık çağın gereklerince modernize edilmek zorundadır.

Ev artık yepyenidir, Gustav da geçmişi hakkında yazdığı hikayeyi günümüze uyarlamıştır.

Kızlarıyla yüzleşmiştir yüzleşmesine ama 15 yıllık açığın böylece kolay kapanması ne kadar mümkündür bilinmez.

Zaten ‘Sentimental Value’ yavaş akan ilk yarısına karşın giderek vites artıran ikinci kısmıyla karakterlerde büyük boşluklar fark etmemize neden oluyor.

Güçlü diyaloglar, güçlü duygular varken filmde hikayenin belli parçaları kayıp gibi. Belki Trier bunu da bir sonraki filmine saklıyordur, kim bilir.

Ama birdenbire yıllar önce Nurdan Gürbilek’in ‘Ev Ödevi’ kitabında okuduğum Sami Baydar’ın şu dizelerini anımsıyorum: “Evin içi tuzaklarla doludur.”

Hızla okuduğum için gözüm bir harfi atlamıştı ve benim okuduğum şuydu: “Evin içi uzaklarla doludur.”

Trier bir evin içinden hayata karışan uzaklıklara dair bir filmle karşımızda. Kalıcılığı kestirilmese de vuruculuğu kesin bir hikayeyle hem de.

Dikene takılanlar: ‘Sentimental Value’ yarın vizyonda