Hiçbir toplum kendisine ait olmayan, kendi bünyesinden çıkmayan bir medeniyet projesiyle uzun süre yaşayamaz, yönetilemez.
Ve her toplum, eninde sonunda, kendi kültüründen yola çıkan ama evrensel olanla alışveriş içerisinde bir modernlik, bir varoluş projesi üretir. Toplumsal denge ve refah için temel oluşturur bunlar… Türkiye’nin son 10 yılının hikayesi bir yönüyle, asıl yönüyle budur. Kimilerini rahatsız eden de budur.
Bu durum bize toplumların yaşamında sürekliliğin kaçınılmaz olduğunu anlatır. Toplumların ana kuralı olan değişimin böyle bir süreklilik çerçevesinde vücuda geldiğini vurgular. Süreklilik, toplumsal değişimin mayasını oluşturan en önemli unsurun, toplumsal farklılıklar arasındaki rekabet ve çatışmanın hakemi ve düzenleyicisidir.
Sürekliliğe meydan okuyan her gelişme, her siyasi kopuş, toplumlarda, düzenleyicisi, hakemi bulunmayan, şiddetli ve doku bozucu sarsıntılar yaratır. Malum Türkiye yıllarca bu sarsıntılara mahkum oldu, yıllarca bu sancıyı hissetti…
Bu sancı, kesişmelerine hemen hiçbir şekilde müsaade edilmeyen, biri verili diğeri yerli iki farklı medeniyet projesinin kavgasından kaynaklandı. Ve yaşanan çatışma, verili olanı da, yerel olanı da içinden parçaladı. Bugün farklı bir noktadayız…
Nitekim son 10 yıl iki farklı projenin içe girmesini, bu ülkeye has değer sistemlerinin evrensel değerlerle yakınlaşmasını ifade etti. ‘Gerekli olan’ önemli ölçüde tamamlanmıştır…