Amma velâkin, bu badireleri atlatan Tayyip Erdoğan, düze çıktığını hisseder etmez, ağzını açtı. Açınca da, ona gösterilenden hiç de aşağı kalmayan bir “karşı-düşmanlık” saçıldı ortalığa. Hiçbir zaman fazla güleç olmayan o çehrenin arkasında ciddi bir öfke ve husumet potansiyeli bulunabileceğini düşündüren tek tük cümleler çıkmıştı. Ama arkası gelmemişti; “dil sürçmesi” gibi kalmıştı. Gezi protestosuyla birlikte Erdoğan “temkin kapaklarını” açtı. İlk çok ciddi işaret, çoğunluğu güçlükle evde tuttuğuna dair tehdidiydi. Bu tehdit, bugün de, aynı ürkütücü gerçeklik potansiyeliyle, orada duruyor.
Erdoğan kendi zihnindeki kapakları açarken, kendi cephesinin de aynı şeyi yapması için gerekli (beklenen) işareti vermiş oldu. Dolayısıyla şimdi oradan büyük bir taşkın halinde, köpüre köpüre, bir nefret dalgası geliyor. Bunun önemli bir kısmı şu andaki siyasî konjonktürle ilgili değil; birikmiş öfkelerin ve muhtemelen korkuların sonucu. Örneğin Başbakan’ın bir sinyali üstüne Amberin Zaman ve Ceyda Karan’a yönelen nefrette geleneksel, “modernleşme-öncesi” toplumun kadın özgürleşmesi karşısında geliştirdiği korkunun ve öfkenin ürünlerini görüyoruz. Bu kesimin nasıl bir hayat tarzı istediğini de görüyoruz.
Bir deyimle başladım, yerli bir deyimle bitireyim: “Sel gider, kum kalır.” Bizim yaşadığımız topraklarda kum, düşmanlıktır. Dostluklar akar gider, düşmanlık, hattâ kum değil kaya gibi, kalır. “Eski dost düşman olmaz” deseler de, kulak asmayın, aslında eski düşman dost olmaz.