AB’nin Türkiye ile girdiği angajman içinde bu ülkede demokrasi ve hukuk değerleri açısından yeteri ölçüde koruyucu bir şemsiye sağlayamadığıdır. AB mevcut kurumsal işleyişiyle bu alanda iyi bir sınav vermemiştir. AB’nin bu alandaki zafiyeti nereden kaynaklanıyor? Birinci neden, AB’nin özellikle 2008 ve 2009 sonrası dönemde Türkiye’deki yönelişleri anlamakta, Başbakan Erdoğan’ın yönetim tarzını çözmekte, onun siyasi kurnazlığını okuyabilmekte zayıf kalmasıdır.
AB’nin bugün Türkiye’de eleştirmekte olduğu olumsuzluklar gökyüzündeki yıldızların dizilişindeki bir değişikliğin sonucu değildir ve birdenbire ortaya çıkmamıştır. Hükümetin otoriterleşme eğilimleri 2011’den çok önce başladığı halde, Avrupa Komisyonu’nun radarları bu işaretleri tespitte körleşme yaşamıştır. Tespit edilen sorunlar için de ilerleme raporlarına bir paragraf fazla yer açmak pratikte o sorunlar açısından hiçbir iyileşme getirmemiştir. Durum kritik eşiği geçtiği noktada ise AB gelişmeleri etkileyebilme marjını zaten çoktan yitirmişti.
Ne olursa olsun AB açısından ciddi bir özeleştiri gerektiren bir durum var.
Sonuçta Avrupa Komisyonu da bugün içinden çıkamadığı bir sıkışmışlık içinde buluyor kendisini Türkiye karşısında. Muhtemelen bugün olduğundan daha sert bir tepkiye yöneldiği takdirde, bunun tümüyle kopmaya yol açması ve hükümet üzerindeki çok sınırlı etkisini de tehlikeye atmasından çekiniyor. Gelgelelim, mevcut politikayı sürdürmesi de Türkiye’deki gidişata etki yapma, caydırma anlamında hiçbir sonuç doğurmuyor. Bu durumu AB’nin “hak edilmiş çaresizliği” olarak nitelendirebiliriz.