Taksim’in 1 Mayıs’a yeniden yasaklanmasında, eleştiriye ve protestoya sıradan tahammülsüzlük kadar iktidarın yeni rejim vizyonunda bu meydan için öngördüğü, ideolojik ve politik içerikli dönüşüm projesinin de rol oynadığını düşünüyorum.
Yeni rejimin sembollerinin Taksim Meydanı’na geriye dönüşü olmayacak şekilde kazınması yönündeki teşebbüs Gezi direnişi ile şimdilik duraklamış görünse de, iktidarın bu projeyi elverişli koşullar oluştuğunda yeniden uygulamaya geçirme düşüncesini aklından çıkarması için bir neden yok. Taksim’in 2013 1 Mayıs’ında yasaklanması ve alana yönelmeye çalışan kortejlere uygulanan polis şiddeti, Gezi patlamasını hazırlayan öfke birikimi faktörleri arasındaydı. Başbakan Erdoğan’ın bugünkü olumsuz kararlılığında bir “Gezi refleksi”nin de rol oynadığı bellidir. Taksim’i Gezi’nin ardından 1 Mayıs’a açarsa, Geziciler karşısında geri adım atmış gibi görüneceği düşüncesinden nefret ediyor olmalı.
Burada söz konusu olan anayasal haklar ve özgürlüklerin tahakkuku doğrultusunda adım atmaksa, bu neden bir geri adım olsun ki? Bilakis, ileri bir adımdır. Erdoğan’ın bir başka üzücü ifadesi “İlla burada (Taksim’de) yapacağım dersen bu bir defa çatışmaya ben hazırım anlamına gelir” şeklinde. Taksim’de 1 Mayıs’ı yasaklamanın meşru gerekçesini sunamayan bir Başbakan’ın, sendikaların anayasal haklarındaki meşru ısrarını bir çatışma gerekçesi olarak takdim etmesi düşündürücüdür. Taksim’de 2010-12 yıllarında düzenlenen 1 Mayıs’lar kamu düzenini bozmadı; buna karşılık kamu düzenini Taksim’e konulan yasak bozdu.
O yasağın meşru bir gerekçesi yoksa, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlerin üzerine TOMA’ları saldırtmanın da meşru zemini yok. Bu durumda çatışmayı isteyen kim acaba?