Erdoğan… İstese ve siyaseten işine yarayanı veya daha garantili olanı tercih etse, inkara sarılıp şoven bir dil kullanabilir miydi? Kullanırdı. Mustafa Kemal’den beri yapılana tabi olsa siyasi risk almak yerine başını kuma gömse kimse kendisine bir şey diyebilir miydi? Diyemezdi.
Veya, zaten Türkiye’nin aleyhine kesinleşmiş soykırım kanaatiyle “ortak acı”dan ve “adil hafıza” yla yüzleşmek yerine siyasi pazarlığa girişmiş olsaydı, başı ağrır mıydı? Ağrımazdı.. Garantili olanı değil cesaret isteyeni tercih ederek, hem kendisini, hem partisini ve hem de Türkiye’yi ayrıcalıklı kılan yola girdi. Tabularla savaşan, gerçeklerle yüzleşen yola…
Ne kadar değerli ve cesur bir adım attığı diasporanın bu beklenmedik adım karşısındaki şaşkınlığından da anlaşılıyor. 10 yıl, 20 yıl önceki pozisyonlarından başka bir yere geçemediler. Haksız da değiller. Zira, alıştıkları, ezberledikleri ve kolaylarına gelen Türkiye hep öyle bir Türkiye’ydi. İnkarcı, duyarsız ve empatiden uzak, içe kapalı bir Türkiye.
Umuyoruz ki zaman geçtikçe, Ermeni toplumu içindeki makul sesler daha da güçlenecek ve Ankara’nın yeni yaklaşımı oralarda da karşılık bulacaktır. Bu karşılık sadece Ermeni cemaatlerine değil Türkiye’nin temposu bir süredir düşen değişim öyküsüne yansıyacaktır. Başbakan Erdoğan, ezberlerle mücadele verdikçe kişisel siyasal kariyerini güçlendirirken, Türkiye’nin özgüvenini ve moralini de artırıyor. Herkesin bir parçası olduğu ve dolayısıyla herkesin sorumlu olduğu konularda barajların yıkılması topyekün kaliteyi artırıyor.