Eğer parti yönetimi, daha da doğrusu partiyi yöneten “tek akıl”, eleştirileri, uyarıları bir “düşmanlık” olarak algılamasa ve “Acaba doğru mu söylüyorlar” diye düşünüp kendi arkadaşlarıyla gerçek bir istişare yapabilseydi, bugün yaşadıklarımızın çoğunu yaşamıyor olurduk.
Fetullah Gülen hareketinin bir dini cemaat değil, gizli bir örgüt gibi davrandığını yazdığım tarihte, bugünkü Cumhurbaşkanı, ne istedilerse veriyordu.
Suriye’de iç karışıklıklar başladığında, bizimkiler Katar ve Suudi Arabistan’ın peşine takılıp ateşe benzin dökmeye niyetlendiklerinde de uyardık.
Barış süreci, “Ben sana dokunmayayım, sen de bana dokunma” şeklinde sürüp giderken, uyardık. PKK terörünün böyle bitirilemeyeceğini, esas meselenin demokrasinin güçlendirilmesiyle çözüleceğini yazdık. Barış süreci böyle harcandı.
Sorun, parti iradesini tek kişinin eline bırakmak ve o ne söylerse peşinen doğru kabul etmekten kaynaklandı. Ortak akıl ortalarda görünmeyince “üst akıl” kolayca at koşturabildi!