Kapının önü kalabalık… Bir aracın içinde yapayalnızken, haykıranların dilinde adını işitiyorsun: “Yalnızlığı göze alan, kalabalıklaşır” diye mırıldanıyorsun içinden… Yalnızlığın tuzla buz oluyor.
(…) Ve demir kapı, sadece tutsakların girebildiği, gürültülü bir yeraltı dünyasına açılıyor. Burası tutukluların mahkeme sırasını bekledikleri eksi yedinci kat…
Bir hengâmenin içine düşüyoruz. Kavga kıyamet… Tutuklular birbirine saldırıyor, görevliler ayırmaya çalışıyor.
Beni apar topar bir kafese sokuyorlar. ‘Kafes’ dediysem gerçek kafes… 3 yanı duvar, bir yanı tavandan zemine kadar demir parmaklık olan bir taş oda…
Jandarmalar mahcup; “Sizin güvenliğiniz için” diyorlar: “Buradakilerin sağı solu belli olmaz.”
Kafesimin önünden elleri kelepçeli tutuklular geçiyor. Göz göze geliyoruz. Çoğu genç, yorgun bedenler, yılgın bakışlarla yürüyor jandarmaların arasından…
En büyük suçlu kitlesi hırsızlık sanıklarıymış. Ardından uyuşturucu tayfası geliyormuş. Ve aralarında bir ‘casus’…