'Türkiye her zaman yolunu bulur', asıl mesele Erdoğan'ın çıkmazı

 

cenk sidarCENK SİDAR

cenksidar@gmail.com

Bir büyüğüm, rahmetli dokuzuncu cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in hemen yanıbaşında Türkiye’nin durumundan şikayet ederken, Demirel’in kendisine bir bakış atıp çok sakin bir şekilde, “Siz Türkiye için endişelenmeyin, merak etmeyin, Türkiye Cumhuriyeti her zaman yolunu bulur” dediğini anlatmıştı. O günden beri bu cümle aklımda yer etti.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti her zaman bir çıkış bulmuştu ve bugün de bulacak.

8 Haziran günü bir umutla uyanan Türkiye bugün belki hiç ummadığı kadar karanlık bir tabloyla karşı karşıya. Siyasi belirsizlik, nüksettirilen terör, toplumsal ayrışma, ekonomik kriz…

Asıl mesele Erdoğan’ın çıkmazı

Bu kaosun sebebini siyasi stratejik hesaplar ve meclis aritmetiğiyle açıklamak belki mümkün. Fakat asıl sebep çok daha basit: Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetten çıkış yolu yok. Yol kapalı. Bu yolu kendi kapattı. Türkiye çıkışını mutlaka bulacak ama asıl mesele Erdoğan’ın çıkmazı.

Normal demokrasilerde siyasetçiler ülkede belirli bir dönem sınırlaması varsa dönemleri bitince, dönem sınırlaması yoksa seçim kaybedince siyasetten çekilir. Türkiye siyasetinde de bazı aktörler siyasi makamlarını zaman zaman kaybetmiş, bazen geri dönmüş, bazen de siyasetten çekilmiştir. Birçok örnek var.

Hukuksuzluk dağı

2019’da cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Mesela Erdoğan bu seçimleri kaybetme riskini göze alabilir mi? Erdoğan için bu senaryo pek mümkün değil. Hem kendisi hem de yakın çevresi hakkında ciddi hukuksuzluk ve yolsuzluk iddiaları var.

Bu süre zarfında da yanlışları kapatmak için daha büyük yanlışlar ve hukuksuzluklar yaptı. Bu durum zincirleme bir şekilde devam etti. Çığ gibi büyüyen, sonu gelmeyen bir hukuksuzluk dağı oluştu. Bırakın siyasetten emekli olmayı, yargı, yürütme ve yasamadaki etkisini bir nebze kaybetmek bile bütün bu hukuksuzluk ve yanlışların hesabını verebilme ihtimalini ufukta belirtiyor. Bunu göze alamıyor, alamaz.

Bu yüzden Erdoğan siyasete sımsıkı ve cansiperane sarılıyor ve elindeki hiçbir gücü kaybetmek yahut paylaşmak istemiyor. Büyük bir çıkmaz içerisinde. Mesele bu kadar basit.

En büyük milli güvenlik tehdidi

Türkiye’nin de en büyük güvenlik sorunu bu. Artık durum herkes tarafından biliniyor ve yabancı medyada da bu çıkmaz sık sık yer buluyor. Türkiye ekonomik ve siyasi olarak daha ileriye nasıl gideceğini tartışmak yerine tek bir kişinin kişisel güvenliğinin esiri haline geldi.

O kişi hesap vermesin diye kaosa sürüklendik. Artık risk ileriye gidememek değil, milli güvenliğimiz!

13 senedir yaptıklarıyla ve son olarak da kendisini bu çıkmazın içerisine sokarak Erdoğan ülkenin en büyük milli güvenlik tehdidi haline geldi. Terörün nüksetmesi, toplumsal kutuplaşma ve ekonominin krize sürüklenmesinin bileşkesi şeklinde yaşadığımız bu kaos bizzat Erdoğan’ın eseridir.

Durumun madde madde analizi

Bu duruma 13 senede nasıl geldik? Madde madde analiz edelim:

1. PKK meşrulaştırılıp, güçlendirildi

1980’lerden itibaren Türkiye’nin temel milli güvenlik riski olan bölücü terör örgütü PKK 2002 yılında yani AKP iktidarının başında tarihinin askeri ve siyasi olarak en zayıf dönemindeydi. Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanmasından sonra terör eylemleri durmuş, örgüt zoraki olarak ateşkes ilan etmiş, hem içeride hem de dışarıda siyasi meşruiyetini kaybetmişti.

Erdoğan Kürt sorununu bütünlükçü ve bağdaşık bir anlayışla Kürt siyasetinin meşru temsilcileriyle tartışmak yerine, kısa yoldan Öcalan ile gizli ve şeffaf olmayan pazarlıklar yapmayı tercih ederek PKK’nın tekrar güçlenmesine ve mevcut silahlı gücüne yeniden kavuşmasına neden oldu.

2. TSK’yı zayıflattı

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik çerçevesinin en temel unsuru Türk Silahlı Kuvvetleri’ne asılsız iddialarla 2007 yılından itibaren saldıran gruplara karşı Erdoğan destekleyici bir tavır takınmış ve TSK’nın üst yönetiminin tasfiyesine yol vermiştir. Ülkenin eski bir genelkurmay başkanı terör örgütü üyeliğinden hapis yatmıştır.

Daha sonra Gülen Cemaati tarafından aldatıldığını iddia eden Erdoğan bizzat kendi aldanmışlığı nedeniyle devletin temel kurumlarında ‘paralel’ bir yapılanma oluştuğunu itiraf etmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri bu süreçte hem güven kaybı yaşamış, hem de nitelikli komutanlarının çoğunu en çok verim alınacak dönemlerinde hapishanelerde çürütmüş, sistemin dışına itmiştir.

3. Hukuku hiçe saydı, kurum ve makamların içini boşalttı

Erdoğan, başkanlık sevdasıyla ülkenin temel kurum ve makamlarının içini boşalttı ve ciddi bir belirsizlik yarattı. 7 Haziran seçim sürecinde Anayasa’ya aykırı olarak seçim meydanlarına çıkması ve partisine oy istemesi ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ olgusunu yok etti. Anayasa ve hukuk devleti hiçe sayıldı.

Siyasete yapılan müdahaleyle koalisyonun kurulmasını Cumhurbaşkanı engelledi algısı oluştu. Yolsuzluk dosyalarının üstü kapatılarak cezasız kalması sağlandı ve benzer ihlallerin önu açılmış oldu.

4. Çatışmacı dille toplumu ayrıştırdı

Erdoğan kendi tabanını kemikleştirmek adına kullandığı çatışmacı ve ayrımcı dille toplumun kutuplaşmasına neden oldu. Gezi hareketinde “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum“, “Biliyorsunuz Alevi” , “Affedersiniz… Ermeni”, “Onlar Zerdüşt”, “Şunlar Alevi”, “Bunlar ateist” gibi ifadeler toplumu bir arada ve birlik içerisinde tutması gereken siyasetçiye yakışmayan ifadelerdi. Ülke bugün bütün sosyal fay hatlarından defalarca bölünmüş, kutuplaşmış durumdaysa bunun sebebi Erdoğan’ın çatışmacı dilidir.

5. Siyasi çıkar uğruna kırılgan bir ekonomik sistem yarattı

Başbakanlığı boyunca Erdoğan suni bir şekilde kısa vadeli dış finansmanla büyüyen Türk ekonomisine yüksek büyüme oranlarını siyaseten kullanabilmek adına göz yummuş ve ülkenin kaliteli/sürdürülebilir bir büyüme sağlayacak yüksek katma değerli ve yüksek tasarruf oranlarına ulaştıracak yapısal reformları hep ertelemiştir. Merkez Bankası’nın para politikalarına sürekli müdahale ederek Merkez Bankası’nın döviz kurları üzerindeki etkisini azaltmış, ülkenin para birimi Türk Lirası’nın ciddi değer kaybına uğramasına neden olmuştur.

Hukuk devletinin sürekli hiçe sayılması, devletin bağımsız kurumlarına müdahale edilmesi, medyanın sürekli kontrol altına alınması gibi hamleler ülkeye gelecek uzun dönemli yatırımları kesmiştir.

6. Dış politikada yalnızlaştırdı ve ülke algısı zarar gördü

Dış politikada izlenen maceraperest ama aynı zamanda öngörüsüz ve ilkesiz yaklaşım Türkiye’nin bölgede bir çözüm değil çatışma unsuru bir aktör olmasına neden olmuştur. Dostane ilişkilere sahip olduğumuz birçok komşumuzla savaşın eşiğine geldik.

Suriye politikasında izlenen yanlış politikalar bölgede Türkiye’yi Suriye rejimi, IŞİD ve PKK başta olmak üzere birçok terör örgütüyle karşı karşıya getirdi. Ayrıca Türkiye’nin bölgede Müslüman çoğunluğa sahip bir laik ve demokratik devlet olarak değil, Sünni aktör olarak görülmesine neden olup sürekli artan mezhepçi çatışmaya bir taraf olarak dahil olduk.

7. IŞİD tehdidini görmezden geldi

IŞİD’in önemli bir terör tehdidi olarak bölgede etkisini artırmaya başladığı günlerde Erdoğan ve yakınlarının IŞİD’i terör örgütü olarak değerlendirmeyip ‘öfkeli çocuklar’ olarak görmesi ve IŞİD’e yönelik bir koalisyonun içerisine girmekte yavaş davranması IŞİD’in bölgede güçlenmesine neden oldu. Yabancı basının iddialarına göre IŞİD militanlarının bölgeye girip çıkmasına ve lojistik hazırlıklarına da yardımcı olundu.

Bedeli olmayacak mı?

Bütün bu ekonomik, siyasi ve dış politik karne Erdoğan’ın 13 senede yaptıklarıyla ülkenin en büyük milli güvenlik ve istikrar tehdidi olduğunu teyid ediyor. İçinde bulunduğu çıkmaz nedeniyle bundan sonra ülke için taşıdığı risk ise daha yüksek.

Peki tek bir kişinin ve çevresinin istikbali için ülkeyi ateşe atmanın siyasi bedeli olmayacak mı?

Siyasi bedel ödenmeyeceğini düşünmek Türkiye’yi ve Türkiye insanını hafife almak demektir.

Artık Türkiye’nin demokratik geleceğinde Erdoğan yahut Erdoğan gibi kişisel istikbalini devletin önüne koyanlara yer yok.

Erdoğan’ın siyasetten demokratik çıkışına zemin hazırlamak Türkiye siyasetinde merkez sağ ve merkez solun önündeki en büyük görev.

Türkiye bu kaostan çıkabilir. Aydınlık bir geleceğe yelken açabilir. Bunun için Erdoğan’ın demokratik ve barışçıl bir şekilde siyasetten çıkış yolunun açılması ana koşuldur.

Demirel’in dediği gibi, “Türkiye yolunu bulur.”