Bağlar ve ağlar: İnsan mı, imkân mı?
B

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Gece Unutkandır ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Memleketin gündemi her gün yeni bir ağırlıkla üzerimize çökerken aşka, ilişkilere, arkadaşlıklara ya da gündelik hayatın tuhaflıklarına dair bir şey yazmaya kalkışmak bazen garip geliyor. Bütün bunlar hayatın daha hafif ve önemsiz bir katında yaşanıyormuş gibi. Halbuki üstteki o ağır katmanlar, insan ilişkilerini de her yönüyle etkiliyor. Büyük toplumsal değişimlerin izlerini de bazen en açık biçimde, önemsizmiş gibi görünen küçük insanlık manzaralarında bulabiliyoruz.

Sosyal medyada günlerdir dolaşan ‘En rezil ilk date’iniz neydi?‘ sorusuna verilen yanıtların bir kısmını da bu nedenle ilgiyle okudum. İnsanların ilk buluşmalara dair acayiplikleri anlatmaları yeni bir eğlence formatı değil. Ama bu hikâyelerde insanı güldürürken aynı zamanda hafiften ürküten bazı ortaklıklar var.

İlk buluşmanın hesabı

Tasarruf için kahveyi otomattan alıp ilk buluşmada on bin adım attıranlardan kahve için A101’in açılmasını bekleyenlere türlü cimrilik, bu hikâyelerin başrollerinde. İlk buluşmada maaş karşılaştırması yapanlar, her gün yemek yapılması karşılığı ayrı ev tutma teklifleri… Bir başka ‘cin olmadan kadın çarpma’ hikâyesinde de mesela, adam pizza ve kola yiyor, sonra tuvalete gitme bahanesiyle ortadan kayboluyor. Hesabı ödemeden kaçmak için tuvaleti kullanmanın tarihi epey eskidir herhalde ama insan sözüm ona romantik bir buluşmadan da bunu beklemiyor. Bunlar medyada paylaşılan ve doğruluğundan da emin olamayacağımız hikâyeler tabii ama günlerce konuşulmalarının, benzer deneyimleri çağrıştırmalarının da bir nedeni var.

Bu hikâyelerdeki erkeklerin cimriliğinden çok daha vahim olan, kadınlarla ilişki kurmayı iyiden iyiye bir fayda-maliyet hesabına dönüştürmüş olmaları. Elbette bu hesapçılık erkeklere özgü değil ama kadınlarla erkeklerin ilişkilere taşıdıkları beklentiler, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerden bağımsız da değil. Birbirini tanımaya değil, kimin kimden ne koparacağını görmeye gidiyor sanki insanlar. Parayla da sınırlı kalmayan, cinsellikten ev içi emeğe, toplumsal statüden ilgi ve onaylanma ihtiyacına kadar uzanan, türlü beklentilerin birbirine karıştığı, kabarık bir hesap defteri söz konusu.

Kadınların erkeklerle ilişkilerinde ekonomik çıkar gözetmesi, yüzyıllardır toplumsal bir suçlama konusu. ‘Servet avcısı‘ diye bir tanım var mesela ki çok geniş. Kadınların ekonomik güvence arayışını, bunun ardındaki tarihsel eşitsizlikleri pek kurcalamadan ahlaki bir kusur olarak damgalamaya yarayan kullanışlı bir tanım. Erkeklerin kadınlardan bekledikleri karşılıksız ev içi emek, bakım, duygusal hizmet, cinsellik ve toplumsal statü ise aynı netlikle çıkar hesabı olarak adlandırılmıyor. Bir erkeğin ‘sokakta hanımefendi, mutfakta hizmetçi…‘ bir kadın araması hâlâ pekâlâ romantik bir ilişki arayışı gibi sunulabiliyor. İlk buluşma anlatılarında pazarlığın hemen görünür hâle gelmesi, belki de hikâyenin en azından dürüst tarafı.

Elbette ekonomik koşulların bunda payı var. Geleceğe ilişkin güvenin bu kadar aşındığı, insanların birkaç ay sonrasını bile öngörmekte zorlandıkları bir ülkede, paranın, zamanın, emeğin, hatta duyguların daha dikkatlice ‘harcanması’ şaşırtıcı değil. Ama insan düşünmeden edemiyor: Güvencesizliğin esas sonucu bencillik ve sorumsuzluk olmak zorunda mı? Zor zamanlar insanları birbirlerine yaklaştırabilir, ortak sorunları görmeye yol açabilir, dayanışmayı güçlendirebilir. Maalesef revaçtaki durum tam tersi: Herkesin kendi hayatını kurtarmaya çalışırken başkalarının hayatında bıraktığı izleri düşünmeye daha az vakit ve istek duyduğu bir ortam.

Türkiye’deki ağır geleceksizlik ortamının yanı sıra bir de global sorunlar var. İnsanların kendilerini de sürekli bir ürün gibi pazarlamak zorunda hissetmeleri, dijital flörtün yarattığı sonsuz seçenek yanılsaması…

İnsanların birbirlerini tanımaya fırsat bulamadan yeni bir ihtimale yönelmeleri, yakınlık kurmanın gerektirdiği sabır ve emekten kaçınmaları, ilişkilerin daha başlamadan bir tür eleme sürecine dönüşmesi üzerine yıllardır epey yazdım. Ancak bugün yaşanan yalnızca çoklu seçenek yanılsaması değil, seçenekler arasında tur atarken insanların birbirlerine karşı üstlendikleri sorumluluğun giderek azalması.

Bir insanla karşılaşmak, konuşmak, yakınlık kurmak, sonra hiçbir açıklama yapmadan ortadan kaybolmak, dijital dünyanın sunduğu kolaylıklarla iyiden iyiye sıradan bir hâl aldı. Oburca tüketip çöpe atmalık ‘fast food‘ ilişki modeli yerini her şeyden bir lokma almalık ‘fine dining‘e bıraktı. Yiyecekten değil insandan bahsettiğimiz için hiç de zarif olmayan bir sofra ama bu.

İlişkilerin bağlamsallaşması: Ortak geçmiş neden yetmiyor?

Giderek artan hesapçılık ve tüketiciliğin romantik ilişkilerle sınırlı olduğunu da düşünmüyorum. İlk buluşma hikâyeleri, çok daha geniş bir ilişki kurma biçiminin biraz daha kolay fark edilen örnekleri olabilir. Birbirine bakan iki insanın gördüğü şeyin giderek insandan çok imkâna benzemesi ise günümüzde arkadaşlıklardan mesleki ilişkilere, gündelik hayatın en sıradan karşılaşmalarına kadar uzanıyor. En kopmaz görünen bağların bile hiç var olmamış gibi ortadan kaybolabileceğini deneyimliyoruz bir süredir.

İnsanların birbirleriyle belirli koşullar altında yakınlaşmasında anlaşılmaz bir şey yok. Çoğu insan belki hayatı boyunca aynı işte çalışır, aynı mahallede yaşar, çoğu kez aynı insanlarla görüşür, benzer dertleri paylaşır. Yakınlıkların önemli bir kısmı böyle doğar ve sürer. İnsanları birbirine yaklaştıran koşullar ortadan kalktığında ilişkinin eski yoğunluğuyla sürmemesi de anlaşılabilir. Her yakınlığın ömür boyu devam etmesi gerektiğini söylemek, insan hayatının değişkenliğini ve ilişkilerin doğal seyrini inkâr etmek olur.

Ama özellikle pandemi sonrasında, giderek daha fazla dikkatimi çeken başka bir şey var: Sadece arkadaşlıklar, yakınlıklar sönmüyor; ilişkinin kurulduğu bağlam değiştiğinde, o ilişkinin bütün manevi hafızası da sanki geçmişe dönük olarak geçersiz sayılıyor.  

Pandeminin ve devamında üst üste yaşadığımız toplumsal sarsıntıların insan ilişkilerinde yepyeni bir çağ başlattığını düşünmüyorum. Daha çok, zaten zayıflamış bazı bağların gerçek niteliğini görünür kıldı. Yıllardır sürdüğünü düşündüğümüz yakınlıkların bir kısmının, aslında ortak mekânların, alışkanlıkların, aynı masalarda buluşmanın sağladığı bir süreklilikten ibaret olduğunu fark ettik. Ortak geçmişin ilişkileri kendiliğinden ayakta tuttuğu düşüncesi de bu dönemde epey sınandı. Yıllarca birbirinin hayatına tanıklık etmiş, sevinçleri ve sıkıntıları paylaşmış insanlar, gündelik temas ortadan kalktığında, köklü bir bağın değil önemsiz bir alışkanlığın bitişi gibi adeta kopuverdi. Yakınlıklar, arkadaşlıklar sönebilir ama paylaşılan geçmişin bir selamı, bir hatır sormayı bile taşıyamaması üzerinde düşünmeye değer.

İlişkilerin bağlamsallaşması derken kastettiğim biraz da bu. İnsanların birbirlerine duydukları ilginin, içinde bulundukları koşullara, sahip oldukları konuma, açabilecekleri kapılara ve sağlayabilecekleri imkânlara giderek daha sıkı bağlanması. Bir iş bitiyor, bir çevre dağılıyor, insanların pozisyonları değişiyor ve bütün o yakınlık, kendisini mümkün kılan koşullarla birlikte tamamen ortadan kalkıyor. Giderek geçmişin kendisi de tuhaf bir unutkanlığın konusu hâline geliyor.

İnsan ister istemez merak ediyor: O yakınlık gerçekten iki insan arasında mı kurulmuştu, yoksa sadece bir süreliğine aynı yerde bulunmaktan mı ibaretti? Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, insanın kendisi miydi, yoksa hayatımızda yerine getirdiği işlev mi?

Bu soruların mesleki çevrelerde daha da net karşılıkları var. Bir insanın o an sahip olduğu konumla ona gösterilen ilgi arasındaki ilişki bazen öyle açık hâle geliyor ki, ortada gizlenmeye çalışılan bir hesap bile kalmıyor. İnsanların meşguliyetleri, öncelikleri değişebilir elbette ama olumlu ya da olumsuz her değişimin ardından ortaya çıkan bu olağanüstü unutkanlığı yalnızca hayatın yoğunluğuyla açıklamak pek ikna edici değil.

Magritte, The Lovers.

Neden konuşamıyoruz?

İlişkilerin genellikle bir Azrail yoklaması vardır. Kopacak bağ kendini türlü şekillerde belli eder. Bu aşamayı da yitiriyoruz. Sorunların açıkça konuşulması, anlaşmazlıkların açıklığa kavuşturulması, insanların birbirlerine neye kırıldıklarını söylemeleri ve bunu karşılıklı onarma yoluna gitmeleri de giderek daha az rastlanan bir davranış hâline geliyor. Bir arkadaşla, sevgiliyle, yıllardır tanıdığımız biriyle aramızda bir sorun çıktığında onu karşımıza alıp konuşmak yerine, meseleyi başkalarıyla konuşmak, hızla terapi jargonuna aktarmak ve karşı tarafın ne düşündüğünü öğrenmeye bile gerek duymadan bir hükme varmak çok daha kolay gelebiliyor.

Yüzleşmek zahmetli bir iş çünkü, insanın yalnızca karşısındakinin kusurlarıyla değil, kendi davranışlarıyla da ilgilenmesini gerektiriyor. Ha tabii bir de karşımızdaki insanın anlatacakları, kendi kendimize kurduğumuz hikâyeyi bozabilir. Yokluğunda hesabı kesilen bir insanın böyle tat kaçırıcı bir imkânı bulunmuyor.

Elbette konuşmak her zaman her ilişkinin ilacı değildir. Ama karşımızdakini hâlâ bir muhatap olarak gördüğümüzü gösterir. Bu muhataplık duygusunun kaybı, bana kalırsa ilişkilerin araçsallaşmasının en rahatsız edici sonuçlarından biri.

İnsanın hayatında bir dönem yer almış başka bir insana karşı, artık ondan hiçbir beklentisi bulunmadığında nasıl davrandığı, ilişkilerin gerçek niteliği ve insanın karakteri hakkında önemli bir ölçü.

Çıkarcılığın meşrulaşması: Ayıp duygusuna ne oldu?

Tüm bunların insanlık tarihinde yepyeni deneyimler olduğunu iddia edemeyiz. Elma daldan koptuğundan beri insanlar birbirlerinden yararlanmaya çalıştı, çıkarları için yakınlıklar kurdu, işlerine yaramayan insanlara sırt çevirdi, en sevdiklerini yüz üstü bırakıp gitti. Geçmişin bütün ilişkilerini samimiyet, vefa ve fedakârlıkla örülmüş saymak kof nostaljiden ibaret. Ailelerin evlilik yoluyla servetlerini birleştirdiği, arkadaşlıkların nüfuz ilişkileriyle iç içe geçtiği, toplumsal hiyerarşilerin kimin kiminle görüşeceğini belirlediği upuzun bir tarih var. Çıkarcılık yeni icat edilmiş değil ama yepyeni ve epey arsız bir sürümüyle karşı karşıya olduğumuz kesin: Çıkarcılık da sorumsuzluk da kendisini meşrulaştırmak için giderek daha az çaba harcamaya ihtiyaç duyuyor.

Utancın kaybı

Belki de ayıp duygusu bütünüyle ortadan kalkmıyor, yön değiştiriyor. Bir insanı artık işimize yaramadığı için hayatımızdan çıkarmak ayıp sayılmayabiliyor ama bize bir şey katmayan bir ilişkiyi sürdürmek, yeterince stratejik davranmamak, kendimizi kullandırmak, sınırlarımızı koruyamamak bir tür beceriksizlik olarak görülebiliyor. Kişisel gelişim külliyatının mühim bir kısmı, ‘insanlar birbirine nasıl davranırsa dünya daha iyi bir yer olur?‘ sorusuyla hiç ilgilenmeden kendimizi nasıl koruyacağımıza odaklanıyor. Elbette kendini korumak önemli, özellikle kadınların kendilerinden beklenen sınırsız bakım, fedakârlık ve duygusal emek karşısında sınır koymayı öğrenmeleri küçümsenecek bir kazanım değil. Ama kişisel sınırlarla başkalarına karşı sorumluluk duymamak arasındaki çizginin bu kadar silikleşmesi de üzerinde durulmaya değer.

Sosyal medyanın bu konuda sunduğu dil çok kullanışlı, süper pratik. Size iyi gelmeyen insanları hayatınızdan çıkarın, enerjinizi düşürenlerle görüşmeyin, kimseye açıklama borçlu değilsiniz, kendinizi seçin… İşte herkes aynı öğütleri uygulamaya kalktığında o meşhur soruya geliyoruz: ‘Neden yalnızlıktan şikâyet eden bu kadar çok yalnız insan var?‘ Ve ayrıca, herkes mağdursa hikâyelerin sorumluluğu kimde kalıyor?

Gerçekten de kendi ilişkilerini anlatan insanların neredeyse tamamı mağdur, karşı taraf ise sorunlu, bencil, manipülatif, narsist veya toksik. Bu kadar çok insanın hayatını mahveden bütün o korkunç ‘bazı insanlar’ nerede yaşıyor, kimlerle ilişki kuruyor, merak etmemek elde değil. İnsanların kendilerini haklı çıkarma ve kolay affetme becerileri yeni değilse de sosyal medya, bu beceriyi başkalarının onayına sunmak için eşsiz imkânlar sağladı.

İnsanlarla ilişkilerimizde elbette çıkarların payı var. Sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmekten mutluluk duymak bile geniş anlamıyla bir fayda sayılabilir. Arkadaşlarımızdan destek bekleriz, sevgilimizden ilgi görmek isteriz, zor ve güzel zamanlarımızda yanımızda olacak insanlara ihtiyaç duyarız. Karşılıklılık, sağlıklı ilişkilerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Fakat karşılıklılığın yerini hesapçılık aldığında, insanlar birbirlerine ne verebileceklerinden çok verdiklerinin karşılığında ne alabileceklerini düşünmeye başlar.

İnsan ilişkilerini sadece fayda, maliyet, yatırım ve getiri üzerinden düşünmeye başladığımızda, piyasanın ölçülebilirlik ve ikame edilebilirlik mantığını da beraberimizde getiriyoruz. Bu konudaki kantar kaçtıkça işte, hayat aşkta da arkadaşlıkta da ‘ilk buluşmalar‘dan ibaret hâle gelebiliyor. Bu da insana heyecandan çok daha fazla saçmalık ve değersizlik hissi getiriyor.

Yıllar önce ‘Issız Adamlar Sarmış Dört Yanımızı‘ başlıklı bir yazımda, yakınlık kurmaktan kaçınan, ilişkilerin sorumluluğunu üstlenmeden sağladığı imkânlardan yararlanan erkekleri anlatırken bu davranışların nasıl sürdürülebildiğini de sorgulamıştım. Verdiğim cevaplardan biri gayet basitti: “Çünkü yapabiliyorlar!”

Bugün o cevabın başka ilişki biçimleri için de geçerli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar yapabildikleri, karşılığında ciddi bir toplumsal tepkiyle karşılaşmadıkları, hatta zaman zaman takdir gördükleri ölçüde başkalarını araçsallaştırmayı sürdürebiliyorlar. Üstelik bunu yaparken kendilerini çıkarcı ve bencil değil, hayatı öğrenmiş, gerçekçi, sınırlarını bilen, kimseye kendini kullandırmayan insanlar olarak tanımlamaları da mümkün.

Başa, o tuhaf ilk buluşma hikâyelerine dönersek: Bir insanla ilk kez karşılaşmanın heyecanı, onun hakkında henüz hiçbir şey bilmiyor olmamızdan da kaynaklanır. Nasıl biri olduğunu, nelerden hoşlandığını, neye güldüğünü, neye üzüldüğünü, dünyaya nereden baktığını merak ederiz. Bu merak yalnızca aşkın değil, arkadaşlığın ve her türlü gerçek yakınlığın da başlangıcıdır.

Karşımızdaki insanın bize hangi kapıları açabileceğini, hayatımıza ne katacağını, hangi ihtiyacımızı karşılayacağını merak etmekse başka bir şeydir. İnsana duyulan içten merak yerini hepten piyasa ekonomisinin kurallarına bıraktığında artık tanıştığımız ‘şey’ bir insan değil, değerlendirmeye aldığımız bir imkândır.