Tuğçe Madayanti Şen: Hangi insanlığı geleceğe taşımak istiyoruz?

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

İnsanlığın kendi sonunu hazırlamak için başka bir zekâya ihtiyacı yok; bu konuda rüştünü çoktan ispatladı. Zekâmız evrenin sırlarını çözecek, doğayı dönüştürecek ve yıkım kapasitemizi katlayacak bir hızla gelişirken ahlaki kapasitemiz aynı hızda ilerleyemedi. Trajedimiz tam da burada: Yıkım kapasitemiz büyürken ahlaki gelişimimiz geride kaldı. Yapay zekânın büyük miktarda veriye erişmesi ya da kararlarımızdaki tutarsızlıkları ortaya çıkarması onu kendiliğinden bir canavara dönüştürmez; insan olmaması da onu doğuştan kötü kılmaz. Elbette insanın önyargılarını ve iktidar ilişkilerini yeniden üreten bir sistem de kurabiliriz. Ama başka bir ihtimal de var: Yapay zekâ, kendi zihinsel kör noktalarımızı fark etmemize, yerleşik kabullerimizi sorgulamamıza ve kararlarımızın sonuçlarını farklı açılardan değerlendirmemize yardımcı olan düşünsel bir müttefike dönüşebilir. Bunun için onu yalnızca daha güçlü değil, daha sorumlu sistemler olarak geliştirmeyi ve onunla kurduğumuz ilişkinin etik koşullarını düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Sinema, insan dışı bir zekâyla ya da yaşam biçimiyle karşılaşmanın mutlaka yıkımla sonuçlanması gerekmediğini uzun zamandır hayal ediyor. Enemy Mine (1985), birbirini düşman olarak gören iki türün birlikte hayatta kalma mücadelesi içinde birbirini tanımayı ve saygı duymayı öğrenmesini anlatır. Arrival (2016), bilinmeyene karşı silahlanma refleksinin yerini iletişim kurma çabasının alabileceğini gösterir. Andy Weir’in romanından uyarlanan Project Hail Mary ise Ryland Grace ile Rocky arasındaki zorunlu iş birliğinin karşılıklı güvene dönüşmesini konu alır. Bu anlatılar farklı olanın kendiliğinden iyi olduğunu değil, farklılığın kaçınılmaz olarak düşmanlık anlamına gelmediğini hatırlatır.

Başlıktaki sorunun kesin bir cevabı olmayabilir. Ama Geleceğe Dönüş’ün hayal ettiği yılların çok ötesindeyiz. Artık geleceği yalnızca seyretmiyor, onu kuracak teknolojileri de geliştiriyoruz. Belki de asıl sorumuz şu: Hangi insanlığı geleceğe taşımak istiyoruz? İnsanlığın en büyük sınavı, kendisini varoluşun tek ölçüsü saymaktan vazgeçebilecek olgunluğa erişmek olabilir. Çünkü asıl mesele, insanın gelecekte merkezde kalıp kalmayacağı değil, merkezde olmadığı bir geleceği düşünebilecek kadar kendini aşmayı öğrenip öğrenemeyeceğidir.

Tuğçe Madayanti Şen’in yazısı