Filiz Balta: İklim ve su adaleti suyun kamusal bir hak olduğu kabulüyle mümkün

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleşecek COP31 İklim Zirvesi’ne doğru ilerlerken, küresel iklim diplomasisinin gündemi ağırlıklı olarak “yeşil finansman” mekanizmaları ve piyasa odaklı uyum fonları etrafında şekilleniyor.

Oysa iklim krizinin ve suya erişim krizinin faturası; teknik müzakere masalarında değil, fabrikalarda, hizmet sektöründe, okullarda ve dar gelirli emekçi mahallelerinde ödeniyor. İklim krizinin tetiklediği kuraklık baskısı, sanayinin denetimsiz su kullanımı ve suyun ticarileştirilme süreçleri, krizi doğrudan bir kamusal hak ve sınıf sorununa dönüştürüyor.

Su Politikaları Derneği (SPD) analizleri ve Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) verilerine göre, Türkiye’de kullanılabilir su kaynaklarının yaklaşık %75-78’i tarımsal sulamada, %15’i sanayide, kalanı ise evsel tüketimde kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 28 Temmuz 2010 tarihli 64/292 sayılı kararı ile BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin 15 No’lu Genel Yorumu, temiz suya erişimi temel ve vazgeçilemez bir insan hakkı olarak ilan etti. İklim ve su adaleti suyun piyasalaştırılan bir ticari meta değil, kamusal bir hak olduğu kabulüyle mümkün.

Sanayi su kullanımı şeffaf kamusal denetim ve bilimsel su bütçeleriyle sınırlandırılmalı tüm devlet okullarında, çalışma alanlarında ve kamusal mekânlarda ücretsiz, nitelikli ve sürekli içme suyu altyapısı yasal güvenceye kavuşturulmalı.

Filiz Balta’nın yazısı