Günümüzün en büyük sorunlarından biri rekabetin sınırsızlaşmasıdır. Eskiden rekabet bir mekâna, bir sınıfa, bir mahalleye, bir kasabaya bağlıydı. Yani yereldi. Ben ilkokula giderken okulumuzda yalnızca bir tane üçüncü sınıf vardı ve o sınıfta otuz kişiydik. Matematikte yarıştığım insanlar bu otuz kişiden ibaretti. Onların arasında iyi olma, hatta birinci olma şansım vardı.
Matematikte iyi değilsem müzikte iyi olabiliyordum; resimde, sporda ya da başka bir alanda öne çıkabiliyordum. Çünkü rekabet ettiğim insanların sayısı sınırlıydı. Aynı şey ilişkiler için de geçerliydi. Diyelim ki bir kızla flörtleşmek istiyordum. O kasabada, onun yaş grubunda tercih edebileceği erkeklerin sayısı belki yirmiydi. Ben bu yirmi kişi arasından öne çıkmayı başardığımda onun ilgisini çekebiliyordum.
Yani aşk bile bir ölçüde yereldi; rekabetin de arzunun da, beğenilmenin de sınırları vardı. Liseye geçtiğimde bu alan biraz genişledi. Artık yalnızca bir sınıf yoktu; dört tane birinci sınıf, dört tane ikinci sınıf vardı. Sınıfınızın birincisi olmanız yetmiyordu, çünkü diğer sınıfların da birincileri vardı. Böylece birincilerin kendi arasında yeni bir rekabet başlıyordu. Rekabet alanı genişledikçe insanın kendini yeterli hissetmesi de zorlaşıyordu.
Bugün ise dijital dünyada rekabet neredeyse bütünüyle mekândan koptu. Artık yalnızca sınıf arkadaşınızla, mahallenizdeki biriyle, kasabanızdaki ya da şehrinizdeki insanlarla yarışmıyorsunuz.
Dünyanın öbür ucundaki insanlarla da aynı anda karşılaştırılıyorsunuz. Matematikte sınıf birincisi olmanız yetmiyor; okul birincisi olsanız, şehirdeki diğer okulların birincilerini geçseniz, Almanya’nın en iyileri arasına girseniz bile yetmiyor. Çünkü Kore’de de bir birinci var, Amerika’da da Hindistan’da da, Şili’de de. Dijital dünya herkesi herkesle yarıştırıyor.