Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Ali Bulunmaz’ın ‘Yeni Radikal Aydınlanma’ adlı Marina Garcés kitabı eleştirisi (Çeviren: Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları).
  • Erdinç Akkoyunlu’nun ‘Roma’nın Beş Günü’ adlı Ahmet Ümit romanı eleştirisi (Yapı Kredi Yayınları).
  • Burak Uzun’un ‘Köpek Şapkalı Adam’ adlı Sinan Özdemir kitabı eleştirisi (160. Kilometre Yayınları).

Hız ve tüketim odaklı zamanımızda ise bilginin ve bilgi-olmayanın ayrıştırılıp yorumlanması bağlamında Aydınlanma’yı yeniden düşünmek daha çok önem kazandı. Marina Garcés buraya gönderme yapıp el artırarak kaleme aldığı Yeni Radikal Aydınlanma’da düşünmeyi, soruyu ve sorgulamayı önce silikleştiren, ardından yok etmeye koyulan sistemin eleştirisine girişerek kuşkuyu diri tutmaktan bahsediyor ve felsefenin akademi sınırları dışına çıkarılma zorunluluğunu vurguluyor.

…

“İyi yaşam” vaadinin ve “yaşanabilir hayat” ideallerinin sekteye uğraması, Garcés’e göre hem antropolojik hem de zihinsel bir çöküşü tetiklemekle kalmıyor; tüketimciliğin, kapitalizmin ve ekonomik büyümenin üzerindeki şüphe bulutlarını enikonu artırıyor.

Neoliberalizm ise bu gidişatı sorgulamaya ve eleştirmeye karşı sıkı tedbirler alıp kişiyi kendisiyle meşgul olmaya zorlayacak ve çizdiği sınırların dışına çıkmasını engelleyecek yeni çitler çekerek mevcut düzeni korumak için “çözümler” üretse de “kalkınma”, “sürdürülebilirlik” ve “büyüme” gibi kavramların ve eylemlerin tartışılmasının önüne geçemedi.

Fakat bu tartışmayı yürütenlerin önemli bir bölümünün nefesi tıkandı. Bahsi geçen durumu perçinleyen ise Garcés’in Svetlana Aleksiyeviç’ten ödünç aldığı cümleyle açıklanabilir: “Bildiklerimiz artık bilgisizliğimize dair bir bilgiyle sınırlı.”

…

Bilgiye ve yaşama gönderme yaptığı Radikal Aydınlanma yorumuyla Garcés, hemen her şeyin incelenmesini ve eleştirilmesini savunuyor. Bunun da günümüzde örselenen özgürlüğe denk geldiğini belirtiyor.

Bu noktada Radikal Aydınlanma’ya bir çerçeve çiziyor: “Radikal Aydınlanma hayale kapılmış değil, mücadeleci bir akım ve Spinoza’dan, Marx’a, hatta Nietzsche’ye kadar kendilerini adadıkları şey, insanlığı sürekli olarak ezip aşağılayan her şeye karşı insanlığın geliştirilmesidir.”

Ali Bulunmaz’ın Bianet‘teki yazısı


Bir ülkenin çok satar yazarının yeni eseri okur kadar edebiyat eleştirmenini de ilgisini çeker. Yüz binlerce basılan roman zorlu ekonomik koşullarda ve okuma konusunda hayli temkinli bir okur kitlesiyle buluştuğunda, işlenen konu, üslup, biçim, metin iklimi merak konusu olur. 

…

Yazar, bu romanı pek çok tarihsel konu, kişi ve esere atıf yapmadan Roma atmosferinde geçen, çok daha hareketli, heyecanlı, nefes aldırmayan bir yapıda kurabilirdi.

Roma’nın Beş Günü, cinayet masası polisleri olmalarına rağmen özel harekât polisleri kadar çatışmalı bir ortamda geçip, heyecan dozunu polisiye severler açısından bir yandan katil kim diye düşündürürken bir yandan da adrenalini yüksek dozda sunan eserlerden.

Ama romanın yapısı, Ahmet Ümit’in son yıllarda biraz da dünyada daha çok çevrilen ve okunan Türk yazar olmasının kendisine yüklediği daha doğrusu kendi kendine yüklediği ‘Ülkenin geniş tarihsel ve kültürel zenginliğini vurgulama’ çabasıyla kurulmuş bir yapıt. Sormadım ama eseri yazarken Roma’yı özümsemek için çok kez gittiğini ve uzun süre kaldığını metinden anlıyoruz.

Bunun yanında yalnızca her adımı tarih ve uzun bir okuma, öğrenme gerektiren Roma’yı değil eş zamanlı olarak Anadolu kültürünü-tarihini de yazdığı için x2 çaba gerektiren bir uğraşla, bir değil iki romanı aynı anda yazmış. 

…

Romanın polisiye matematiği, Ahmet Ümit’in artık hem klasikleşen hem de her seferinde yenilik taşıyan formülü ile kurulmuş. Yıldız Karsu ve Tobias ile etraflarındaki kuşkucu, telaşlı, sinirli, huysuz, tehlikeli, aptalı oynayan yan karakterler Roma-İstanbul hattında tarihi eserler, hırsızlık, uyuşturucu, kara para ekseninde bir köşe kapmaca oynuyorlar.

Roma’yı anlatmanın şurada Aşk Çeşmesi, burada Panteon, orada Kolezyum diye betimleme kolaycılığına kaçmadan cesetlerin bulunduğu eserin/mekanın tarihi ile bunun maktullerin Türkiye’deki ilişkilerinin ele alınması romanın sürükleyicilik unsurunu artırıyor.

Erdinç Akkoyunlu’nun Oggito‘daki yazısı


Hepimiz yürüyoruz. Sabah evden çıkıp okula ya da işe, işten markete, marketten eve. Çoğu zaman yürüdüğümüzü fark etmeden, adımlarımızı saymadan, nereye bastığımıza bakmadan. Yürümek, hayatımızın en sıradan eylemi.

Belki de bu yüzden üzerine pek düşünmüyoruz. Sinan Özdemir’in 160. Kilometre’den çıkan Köpek Şapkalı Adam’ını okurken ben de kendi yürüyüşlerimi düşündüm. Kaç kez bir sokağın sonuna vardığımda neden oraya gittiğimi unuttum, kaç kez eve dönmek yerine bir tur daha attım?

…

Özdemir kitabına “novella-şiir” diyor. Ben ona bir destan demek istiyorum. Ama Gılgamış’ın, Odysseus’un, Dede Korkut yiğitlerinin destanı gibi değil; bizim destanımız gibi. Kalabalık bir kentte gözü seğiren, başında kulakları sarkan bir köpek şapkası taşıyan, eve bir türlü varamayan, varsa da türlü badireler atlatan insanların destanı bu.

Eski destanların kahramanı bir amaca doğru yürürdü. Savaşır, sınanır, sonunda evine dönerdi, mesela Odysseus yirmi yıl sonra da olsa İthaka’ya vardı. Özdemir’in anlatıcısının ise dönebileceği bir İthaka, onu bekleyen bir Penelope yok.

Elinde yalnızca yürüyüş var. Bazen “götürülür gibi” bir yürüyüş bu. Bugün birçoğumuzun yürüyüşü bu değil mi? Ayaklarımız bizi taşıyor ama nereye gittiğimize biz karar vermiyoruz. Anlatıcı bir gün yollarını uzatmayı, kısa yoldan dönmemeyi, kendi deyişiyle “dedektiflik” yapmayı öğreniyor. Götürülen bir yürüyüşten seçilen bir yürüyüşe geçiyor.

…

Her destan kahramanının bir zırhı vardır. Bizimkininki ise köpek kulaklı bir şapka. Yetişkin bir adamın başında hem gülünç hem dokunaklı duran bu köpek şapkası, kentin gri kalabalığında kimseye benzememenin çocukça bir yolu. Ama aynı zamanda bir korunak, bizimki onu çıkardığı anda korkuya kapılıyor.

Kitabın bir yerinde kafasındaki köpeği okşadığını söylüyor. O cümlede şapka bir eşya olmaktan çıkıp bir yoldaşa dönüşüyor. Odysseus’u yıllar sonra ilk tanıyan, yaşlı köpeği Argos olmuştu. Bizim kahramanımız, kendisini tanıyacak tek varlığı başında taşıyor.

Burak Uzun’un Edebiyat Haber‘deki yazısı

Okumaya değer üç kitap eleştirisi