Bir tarafta iklim hedefleri, döngüsel ekonomi, kaynak verimliliği ve yeni düzenlemeler; diğer tarafta günlük nakit akışını, enerji maliyetini, ihracatı ve rekabetçiliğini yönetmeye çalışan işletmeler var.
Bu iki dünyanın birbirine yaklaşması gerekiyor.
Sıfır Atık Vakfı tarafından gerçekleştirilen saha çalışmalarında da dönüşüm isteğinin bulunduğu ancak yüksek ilk yatırım maliyetleri, uzun geri dönüş süreleri, teminat ve eş finansman ihtiyacı ile proje hazırlama kapasitesindeki eksikliklerin yatırımların önündeki önemli engeller arasında olduğu vurgulanıyor.
Aslında bu tespit bize çok önemli bir şeyi söylüyor: İş dünyasına yalnızca “dönüşmelisiniz” demek yetmiyor. Dönüşebilecekleri koşulları da yaratmak gerekiyor.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda bankaların rolünü de farklı değerlendireceğiz. Finans sektörü yeşil dönüşümde yalnızca parayı sağlayan taraf olmayacak; hangi yatırımların ölçekleneceğini, hangi teknolojilerin yaygınlaşacağını ve dönüşümün ekonominin ne kadar geniş bir bölümüne ulaşabileceğini etkileyen aktörlerden biri olacak.
COP31’e yaklaşırken Türkiye için belki de en değerli çıktı daha fazla sürdürülebilirlik sloganı üretmek değil, iklim hedeflerini ekonominin gerçekleriyle buluşturan mekanizmaları çoğaltmak olacaktır.
Çünkü yeşil dönüşüm birkaç büyük şirketin gerçekleştirebildiği pahalı bir ayrıcalık olarak kalırsa adına “dönüşüm” diyemeyiz.
Fabrikaya, organize sanayi bölgesine, belediyeye, girişimciye ve KOBİ’ye ulaşabildiği ölçüde gerçek bir ekonomik dönüşümden söz edebiliriz.
Ve belki artık sürdürülebilirlik konusunda sormamız gereken soru da değişmeli.
“Kim daha iddialı bir hedef açıkladı?” yerine, “Kim bu hedefi uygulanabilir hale getirdi?”
Çünkü COP31’e giderken Türkiye’nin ihtiyacı yeni hedeflerden çok, hedeflerle yatırım arasındaki mesafeyi kapatmak.