Seneler önce, günlerden bir gün, küçük bir Avrupa ülkesinin ikinci büyük şehrinin belediye başkanı, MSA’yı anlatmam ve göstereceği yerlerden birini beğenmem halinde şehrine bir MSA kurmam için beni davet etti.
İki gün sonra oradaydım.
Sabah önce kısa bir şehir turuyla karışık okul yapılabilecek birkaç bina ve adresi gezdik. Ardından şehrin güzel bir restoranında başkan, yardımcısı ve iki-üç yatırımcıyla birlikte fena sayılmayacak bir öğlen yemeği yedik.
Yemek sonrasında ise hava kararana kadar diyebileceğim bir vakti belediye binasında, MSA’nın yapısını, işleyiş sistemini ve eğer bu işi yaparsak okulun öğrencileri, konaklaması ve organizasyonlarıyla şehirde yaratacağı müthiş etkiyi ve ekosistemi konuşarak geçirdik.
Bayıldılar, çok teşekkür ettiler ve ayrıldık.
Aradan aylar geçti ses yok; benim de işim başımdan aşkın, unuttum desem yeridir.
Bir gün Sitare geldi yanıma ve “Memo beni şu ülkeden, şu şirketten aradılar… (dört büyük denetim ve danışmanlık şirketinden biri), ne tesadüf ki (gülerek) “Şu şehrin belediyesi onlarla şehirde bir aşçılık okulu kurmaları için danışmanlık anlaşması yapmış, onlar da dünyadaki farklı okulları araştırmışlar ve belediyenin onlara verdiği ‘brief’ doğrultusunda projeye en uygun okulu ve sistemi MSA’da bulmuşlar; bizden de bu konuda danışmanlık almak istiyorlarmış” dedi.
Olaya bak…
Adam beni aramış, ben kalkmış adamın ayağına gitmişim, dünyadaki en iyi okullardan ve sistemlerden birini şehrine kurabileceğimi anlatmışım; benim arkamdan benim sunumumu alıyor, ‘dört büyük şirketten biri büyüsü’ peşinde adamları buluyor, benim evrakımdan hareketle onlara utanmadan ‘brief’ veriyor ve ondan sonra da adamlardan danışmanlık istiyor.
Bu arada bu adamların konuyla (ne eğitim, ne de yiyecek içecek) alakası yok; dönüyorlar dolaşıyorlar ve belediye başkanından dinledikleri modele en benzer okul olarak tüm dünyada bula bula MSA’yı buluyorlar ve danışmanlık vermemiz için bizden danışmanlık istiyorlar.
Hikayenin saçmalığına mı yanayım, cümlenin bitişinin saçmalığına mı?
Adam danışmanlık verebilmek için danışmanlık istiyor.
Ört ki ölem.
Duyduğum günden beri haz almadığım bir kelime bu ‘danışmanlık’.
Danışmanlık bir meslek değil, bir sığınak zaten bence çoğunlukla; özellikle de ülkemizde ve sıklıkla da yiyecek içecek sektöründe.
Geçenlerde işletmecilik öğrencileriyle sohbet ediyorduk okulda. Biri MSA’ya gelme sebebini anlatırken, açtıkları bir restoran için ismi revaçta ve kolu da tabii ki Türk bayraklı bir şeften danışmanlık aldıklarını, ama sonunda ellerinde ne reçete, ne eğitim, ne de sistem olduğunu, fatura ödendikten sonra adamı bir daha bir kez bile görmediklerini söyledi.
“O size ekipman, tedarikçi falan önerirken zaten alacağını katmerli katmerli almıştır da ondan bir daha görememişsinizdir kendisini” diyecektim de tuttum kendimi herkesin arasında.
Danışmanlık değil, dolandırıcılık bu.
Danışmanlık ya da danışmanlarla ilgili duyduğum çoğu hikaye genellikle aldatılma ve hayal kırıklığıyla bitiyor ne yazık ki.
Aslında bu iş modeli zaten baştan yanlış bence.
Seneler içinde bu beni çok düşündüren ‘danışmanlık’ konusunun her tarafı ayrı problemli durumunu, şöyle geçen haftaki yazımdaki model benzeri buraya bi’ sıralayayım müsadenizle.
Danışmanlık ve danışman

Verdiği kararın sonucuna katlanmayacak birisi olmak zaten başlı başına sorgulanması gereken bir iş modeli bence. Tavsiyeyi satan, parayı alan, ama sorumluluğu hiç olmayan bir model.
Sonra danışmak istediğiniz kişi ya da kurumun geçmişine de bir bakmak lazım bence.
Sen kardeşim bugüne kadar hangi taşın üzerine taş koydun?
Hayatında hangi işi, hangi dükkanı, hangi sistemi kurdun ve çalıştırıyorsun?
En uzun süreli yaşatabildiğin iş kaç sene?
Hayatında başardığın hangi iş var?
Akademisyen danışmanlar var mesela…
Gerçek dünyanın baskı ve sonuçlarından çok uzak bir konumdan konuşma hali.
Soyut analiz araçlarıyla gerçek yönetim pratiği arasındaki ciddi kopukluk hali.
Ve Jobs’un o meşhur derinlik metaforu:
Danışmanlık deneyimi hep ‘iki boyutlu’ kalır derdi Jobs; muz fotoğrafı görmüş ama hiç muz yememiş olma hali.
Gerçekten de kartvizitinde danışman yazan adam, genelde tavsiye satıp sorumluluk almayan bir tip.
Bir de o dört büyük danışmanlık şirketine duyulan salakça bir güven durumu var.
Belediyeler, bakanlıklar, holdingler, falan.
Hiçbiri o dört isimden birine imza attırmadan rahat edemez.
Sonra gördük Türkiye’nin o büyük yiyecek içecek markalarından birinin bu çok bilmiş beyaz yakalılarla ne hâle geldiğini.
Verilen paraların sıfırlarını saymaya üşenirsiniz ama karşınıza çıkan şu:
Havalı bir okuldan yeni mezun, sırtında şık elbisesi, hayatında bir gün bile eksi bakiyeyle uyumamış, hayatında bir gün bile çalışanlarına maaşları tamamlamak için sabahlamamış bir çocuk; evet çocuk.
Sahaya hiç inmemiş, işin mutfağında bir gece bile çalışmamış, bir gün bile bir tedarikçiyle pazarlık etmişliği yok; bir müşteriye hayatında “Hayır” demişliği yok.
Elinde bir dosya ve içinde bir sunum var o kadar; hani en baştaki hikaye.
Haa bir de isim satan danışmanlar var.
Türkiye’de ‘olmak’ kolay ya…
– Sırtına ceketi geçirip, göğsüne ismini, koluna da Türk bayrağını işletenler: Şef
– Birkaç uyduruk kasaba festivalinden kendine kariyer çıkartanlar: Organizatör
– Kameranın önünde bedelsiz tıka basa yemek yiyenler: Gurme
– Dükkanınızı kameralara övmek için binlerce dolar isteyenler: Yemek eleştirmeni
– Kendi kendilerine ünvan verip madalya takanlar: Federasyon
– Bağırıp çağırmayı, gözyaşı ve kavgayı iyi aşçılığın yarışması sananlar: Jüri üyesi
– Karkas tokatlayanlar: Türk Mutfağı’nın uluslararası arenadaki temsilcisi
Hal böyle olunca bir seneyi tamamlayabilmiş bir işletmesi dahi olmayan bu insanların danışman olması da çok normal tabii bu ülkede.
Yani anlayacağınız hayatımız palavra.
Gerçek büyük şefler bile ille başaracak diye bir kaide yok bu işte.
Ben iyi ata binerdim eskiden mesela, çok da müsabaka kazandım, ama ben size ata binmeyi öğretemem; o iş başka iş, öteki bambaşka.
Gordon Ramsay 2012’de Los Angeles’ta The Fat Cow’u açtı, 18 ay bile dolmadan kapandı. 6 milyon dolar kira borcu ve çalışanlarına ödeyemediği ücretler yüzünden dava üstüne dava geldi Ramsay’ye.
Dünyanın en tanınmış şefi bile, arkasında gerçek bir sistem ve sorumluluk yoksa hiçbir şeyi kurtaramayabiliyor anlayacağınız.
Bayram değil seyran değil, komşum beni neden dürttü anlatayım.
Geçen haftaki ‘Restoran Yatırımı‘ yazımın ardından hatırı sayılır sayıda akıllı ve saygılı mail aldım.
Genel konu: Zor olduğunu tahmin ederdik de bu kadarını tahmin etmezdik.
Genel soru: Ne yapacağız peki, danışman mı tutalım?
Vallahi ben 30 küsur yıldır bu işin içindeyim, restoran yatırımı işinde durum oydu, danışmanlık işinde de durum bu; yazmış olayım.
Ha işini düzgün yapan, iyi sonuç çıkana kadar yanınızdan ayrılmayan, ayrılsa bile arada gelip el veren, yardım eden bireysel ve kurumsal danışmanlar yok mu yiyecek içecek camiasında? Tabii ki var, ama gayet azınlıktalar ve mumla aramak lâzım.
Ama bana sorarsanız, “Ben yatırımı önce kendime ve eğitime yapar, sonra da kimden ve hangi konularda spesifik olarak yardıma ihtiyacım var diye bakar ve planlarımı ona göre yapardım” diyor ve kaçıyorum bu haftalık huzurlarınızdan.
✶
Mahallenin çok çapkın bir erkek kedisi varmış.
Bütün kediler illâllah demiş bunun bu bitmek bilmez çapkınlığından.
Dişiler “Nasıl olsa da kurtulsak bundan” diye mırıldanıyorlar her gün.
Hikaye bu ya, bizimki bir gün bir çöp tenekesinden bir diğerine zıplarken ayağı kayıyor ve takımlar sizlere ömür.
Bir gün, iki gün, üç gün, dişiler “Oh be dünya varmış, ne çektik bu hergeleden, her gün her gün üstümüzde…“
E tabii günler günleri kovaladıkça bizim dişilerde ufak ufak yangın başlamış; bizimkini gören yanına gidiyor, bi omuz, bi mır mır…
Bizimkinden cevap:
“Ben artık danışman oldum.”