Geçmişi hatırlamak her zaman masum bir faaliyet değildir.
Bazen toplumlar kaybettiklerini anmak, yaşadıkları acılarla yüzleşmek ve aynı felaketlerin tekrarını önlemek için geçmişe döner. Bazen de devletler ve uluslararası kurumlar geçmişi bugünün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden düzenler.
Hangi acının hatırlanacağına, hangisinin görmezden gelineceğine, kimin mağdur, kimin fail olarak kayda geçirileceğine karar verirler.
İşte o noktada hafıza, hakikati anlamanın aracı olmaktan çıkar; siyasetin cephaneliğine dönüşür.
Son günlerde bunun iki çarpıcı örneğiyle karşı karşıyayız.
Bunlardan biri, İsrail’in Ermeni soykırımı konusunda aldığı tavır. İsrail devleti onlarca yıl boyunca, Türkiye ile ilişkilerini gözeterek Ermeni soykırımını resmen tanımaktan kaçındı. Konu yalnızca tarihçilerin, insan hakları savunucularının veya soykırım araştırmacılarının meselesi değildi. Tanıma ya da tanımama kararı, doğrudan doğruya dış politikanın parçasıydı.
Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler tarihinin en gergin dönemlerinden birinden geçerken, Ermeni soykırımı yeniden İsrail siyasetinin gündemine geliyor.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Ermenilerin 1915’te yaşadığı büyük felaket bugün mü keşfedildi?
Elbette hayır.
Değişen tarih değil; jeopolitik dengelerdir.
Bu nedenle kararın ahlaki değerinden çok, hangi siyasal momentte ve ne amaçla alındığı önem kazanıyor. Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının yeniden konuşulduğu bir dönemde, İsrail’in meseleyi gündeme taşıması, birçok kişiye göre bu süreci zorlaştırmaya yönelik bir hamle niteliği de taşıyor.
Başka bir ifadeyle, Ermeni halkının tarihsel acısı, güncel bir devletlerarası çatışmanın mühimmatına dönüştürülüyor.
Benzer bir seçicilik Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs’la ilgili kararında da karşımıza çıktı.
Karar, 1974 savaşının Kıbrıslı Rum kadınlar üzerinde bıraktığı izlere ve Türkiye’nin işlediği ihlallere odaklanıyordu.
Şüphesiz 1974’te kadınların yaşadığı acıların, cinsel şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve kayıpların konuşulması gerekir. Bu konuda uzun yıllar boyunca sessizlik hâkim oldu. Mağdurlar çoğu zaman kendi toplumlarında bile konuşamadılar.
Sorun bunların gündeme getirilmesi değil.
Sorun, Kıbrıs trajedisinin yalnızca 1974’e ve yalnızca tek bir faile indirgenmesidir.
Çünkü Kıbrıs’taki şiddet 20 Temmuz 1974 sabahı başlamadı.
1963-64 döneminde Kıbrıslı Türklerin köylerinden sürülmesi, kuşatma altında yaşaması, kayıplar vermesi, kadınların şiddete ve yoksulluğa maruz kalması da bu adanın tarihinin parçasıdır. 1974’ün ilk yarısında Yunan cuntası ve EOKA B tarafından gerçekleştirilen darbe, Makarios yanlılarına yönelik şiddet ve iç savaş koşulları da Kıbrıs trajedisinin dışına atılamaz.
Aynı şekilde 1974 sonrasında Türkiye ordusunun ve Kıbrıslı Türk silahlı unsurların işlediği ihlaller de görmezden gelinemez.
Fakat bütün bu tarihsel süreklilik içerisinden yalnızca bir anı seçip bütün çatışmayı o ana sıkıştırdığınızda, adalet üretmiş olmuyorsunuz.
Bir toplumun hafızasını uluslararası alanda meşrulaştırırken diğer toplumun hafızasını görünmez kılıyorsunuz.
Bu da ister istemez şu duyguyu yaratıyor:
“Sizin acınız tanınıyor, bizimki ise yok sayılıyor.”
Kıbrıs sorununun temelinde zaten iki ayrı tarih anlatısı var.
Kıbrıslı Rumların anlatısı çoğunlukla 1974’le başlıyor. İşgal, kayıplar, mülksüzleşme ve yerinden edilme, bu anlatının merkezinde duruyor.
Kıbrıslı Türklerin anlatısı ise 1963’le başlıyor. Ortaklıktan dışlanma, enklavlara kapanma, saldırılar ve korku yılları öne çıkıyor.
İki toplum da kendi tarihini anlatırken ötekinin başlangıç tarihini dışarıda bırakıyor.
Sonuçta aynı adada yaşayan insanlar, aynı çatışmanın iki ayrı filmini izliyor.
Üstelik bu filmlerde herkes mağdur, karşı taraf ise yalnızca fail.
Uluslararası kurumlar da bu seçici anlatılardan birini benimseyip diğerini susturduğunda, barışa katkı koymuyor. Tam tersine, toplumların zaten sahip olduğu savunmacı milliyetçi anlatıları güçlendiriyor.
Bu yalnızca Kıbrıs’a özgü bir durum değil.
Balkanlar’da Srebrenitsa, Jasenovac, Bleiburg ve Kosova hafızaları hâlâ milliyetçi siyasetin en etkili araçlarından biri olarak kullanılıyor.
Sırplar kendi mağduriyetlerini hatırlarken Boşnakların yaşadığı soykırımı küçültüyor. Hırvatlar kendi acılarını öne çıkarırken Ustaşa dönemini sessizleştiriyor. Her toplum kendi mezarlığını gösteriyor, karşı tarafın mezarlığını ise görmezden geliyor.
Rusya da İkinci Dünya Savaşı ve Nazi işgaline karşı verilen mücadele hafızasını bugünkü dış politikasının meşruiyet kaynağı olarak kullanıyor. ‘Faşizme karşı savaş’ söylemi, güncel askeri müdahalelerin ideolojik örtüsüne dönüşebiliyor.
İsrail, Holokost hafızasını devlet güvenliği söyleminin merkezine yerleştirirken, Filistinlilerin Nakba hafızasını çoğu zaman tehdit veya propaganda olarak görüyor.
Filistin tarafında ise Nakba’nın inkârı ve işgal koşulları, İsrailli sivillerin yaşadığı korkuların veya Yahudilerin tarihsel travmasının bütünüyle reddedilmesine yol açabiliyor.
Çin, Japon işgalinin ve Nanking katliamının hafızasını ulusal kimliğin önemli bir parçası olarak yaşatırken, kendi devlet şiddeti tarihine aynı açıklıkla yaklaşmıyor.
Türkiye’de de resmi hafıza uzun yıllar boyunca Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı travmaları ya yok saydı ya da güvenlik söylemi içerisine hapsetti.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta var.
Bir devletin veya toplumun kendi tarihindeki suçlarla yüzleşmemesi, başka devletlerin bu suçları jeopolitik araç olarak kullanmasını haklı çıkarmaz.
Türkiye’nin Ermeni Soykırımı’yla yüzleşmemesi ciddi bir tarihsel ve ahlaki sorundur.
Ancak İsrail’in bu meseleyi Türkiye’ye karşı diplomatik bir koz olarak kullanması, Ermenilerin adalet arayışına hizmet etmek zorunda değildir.
Aynı şekilde Türkiye’nin Kıbrıs’ta işlenen ihlallerle yeterince yüzleşmemesi de Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs tarihini yalnızca 1974’e ve yalnızca Türk failine indirgemesini meşru kılmaz.
Çünkü seçici hafıza, karşı tarafın inkârcılığını zayıflatmaz.
Çoğu zaman onu güçlendirir.
İnsanlar kendi acılarının dışlandığını düşündüklerinde, diğer toplumun acısına kulak vermek yerine kendi anlatılarına daha sıkı sarılırlar.
Böylece ‘rekabetçi mağduriyet’ dediğimiz durum ortaya çıkar.
Artık mesele geçmişte ne olduğu değildir.
Mesele, kimin daha çok acı çektiği, kimin daha masum olduğu ve kimin acısının uluslararası alanda daha fazla tanındığıdır.
Bu yarışın kazananı olmaz.
Çünkü bir toplumun acısını tanımak, diğerinin acısını küçültmeyi gerektirmez.
Tam tersine, gerçek yüzleşme ancak mağduriyetler arasında hiyerarşi kurmamakla mümkündür.
Barış süreçlerinin en kırılgan noktalarından biri de budur.
Taraflardan biri, uluslararası kurumların karşı tarafın tarih anlatısını benimsediğini düşünürse o kurumun arabuluculuğuna güvenmez.
Uluslararası hukuk ve insan hakları dili evrensel bir ilke olmaktan çıkar; güçlü devletlerin çıkarlarına göre kullandığı seçici bir dile dönüşür.
Bugün Gazze’de yaşananlara sessiz kalanların başka coğrafyalardaki savaş suçlarını yüksek sesle kınaması, yalnızca çifte standart tartışması yaratmıyor.
İnsan hakları kavramının kendisini aşındırıyor.
Aynı şekilde Ukrayna’daki işgali haklı olarak eleştirirken Filistin’deki işgali görmezden gelmek ya da Filistinlilerin acısını savunurken Ukraynalıların yaşadıklarını küçümsemek, insan haklarını ilkesel olmaktan çıkarıyor.
Oysa insan haklarının gerçek sınavı, kendi tarafımızın değil, karşı tarafın mağdurunu da görebilmektir.
Avrupa Birliği gibi insan haklarını evrensel değerler üzerine kurduğunu söyleyen bir yapının, mağdurun kimliğine değil uğradığı ihlale odaklanması beklenir.
Kıbrıs’ta da ihtiyaç duyulan şey, yalnızca bir toplumun değil, çatışmanın bütün kadın mağdurlarını kapsayan ortak bir hafıza dili geliştirebilmektir.
1963’te köyünden sürülen Kıbrıslı Türk kadınıyla, 1974’te evini kaybeden Kıbrıslı Rum kadının hikâyesini aynı metinde anlatabilmek…
Kayıp oğlunu arayan Rum anneyle, kayıp kocasının akıbetini yıllarca öğrenemeyen Türk kadının acısını birbirine rakip görmemek…
Ancak böyle bir hafıza barışa hizmet edebilir.
Çünkü barış, bir hafızanın diğerine üstün gelmesiyle değil; bütün hafızaların birbirini duyabilmesiyle mümkündür.
Geçmişi susturmak barış getirmez.
Fakat geçmişi silaha dönüştürmek de barış getirmez.
Asıl mesele, hafızayı kimin elinde tuttuğu değil; onu ne için kullandığımızdır.