Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Burak Görün’ün ‘Kafa Darbesi’ adlı Rita Bullwinkel romanı eleştirisi (Çeviren: Aslı Anar, Yapı Kredi Yayınları).
- Şevval Tufan’ın ‘Savaş Bitti’ adlı David Almond kitabı eleştirisi (Çeviren: Azade Aslan, Günışığı Kitaplığı).
- Özlem Sipahioğlu’nun ‘Suların Yükselmesini Beklerken’ adlı Maryse Condé romanı eleştirisi (Çeviren: Şirin Erkan Leitao, Bilgi Yayınları).

Sporcu geçmişi de olan Amerikalı yazar Rita Bullwinkel’in Booker uzun listesine de giren ilk romanı ‘Kafa Darbesi’, bir şampiyonanın finalinde mücadele eden 18 yaşın altında sekiz boksör kızın hikayesi.
Biçimsel tercihiyle dikkat çeken roman, diyalog ve uzun paragraflar yerine bilinç akışını andıran kısa pasajlar biçiminde yazılmış ve aralara es verilmiş.
Okurda insan beyninin düşünme şeklini çağrıştıran bu tercih, aynı zamanda boksörlerin nefes alış verişlerini simgeliyor. Her vuruşta, her duruşta bahsi geçen boksöre dair bir detay öğreniyoruz; parçalar zihnimizde birleşiyor.
…
Artık tüm kültürlerde klişe olmuş ‘mühim olan katılmaktı’ düsturuna olan inancı sarsan bir anlatı tutturduğunu düşünüyorum romanın. Dahası yoğun kültürel eleştiri ile sporcu dünyasına eleştirel bakış dikkat çekiyor.
Antrenörlerin ekseriyetle erkek olması, boksörler kazandığında kendilerine pay biçmeleri fakat kaybedilince bahane uydurmaları veyahut kızları suçlamaları, bir boksör kızın – Artemis Victor (soy isim seçimi ironik) – ailesinin jüriyi tanıyor olması gibi…
Dünya çapında sporun erilleştirilmesi ya da buna meyilli olunması gibi bir durum söz konusu. Sanki rekabet, hırs, mücadele etmek sadece erkeklere içkinmiş gibi.
Oysa bunun aksi yönünde kanıtlar bilhassa son yıllarda hayli fazla. Rita Bullwinkel’in, bu duruma itirazını henüz hayatının başında olan boksör kızlar üzerinden yapmış olması oldukça ilgi çekici. Bir yanıyla da ilham verici.
…
İlk taslakta yüzlerce sayfa yazdığını, tek bir boksör karakteri olduğunu söyleyen yazar, son tahlilde böyle bir değişikliğe giderek parçalı bir anlatım ve çoklu karakter tercihi yapmış fakat bu riskli seçimin altından başarıyla kalkmış.
Çünkü sekiz farklı zihnin içine girip çıkarken kaybolabileceğimizi düşünebiliriz. Oysa bütün karakterler ilgi çekici ve yine yazarın iddiasına göre kendi karakterinin parçaları gibi düşünülebilir.
Burak Görün’ün Sanatatak’taki yazısı

Metnin merkezinde yer alan temel soru John’un “Bir çocuk olarak savaşın içinde nasıl yer alabilirim?” şeklindeki sorgulaması, çocukluk ile savaş arasındaki ontolojik gerilimi açığa çıkarır.
Bu soru, yalnızca bireysel bir merakın ifadesi değildir, bu aynı zamanda yetişkinler tarafından inşa edilen ideolojik yapıların çocuklar üzerindeki etkisini görünür kılan eleştirel bir ifadedir.
Çocukluk, genellikle masumiyet, korunma ve gelişimle ilişkilendirilirken; savaş, yıkım, şiddet ve kayıpla özdeşleşir. Almond, bu iki karşıt durumu John’un bakış açısı üzerinden bir araya getirerek, savaşın çocukların dünyasına nasıl nüfuz ettiğini sorgular.
Eserde propaganda ve ideolojik yönlendirme önemli bir yer tutar. Okul müdürü Bay McTavish’in söylemleri, düşmanı insanlıktan çıkaran ve çocuklara erken yaşta milliyetçi bir bilinç aşılayan bir yaklaşımı temsil eder.
Bu söylem, ötekini aşağılayan ve onu tehdit olarak konumlandıran bir dil üzerinden ilerler. Ancak John’un bu söylemleri sorgulaması, metinde bireysel etik bilincin gelişimine işaret eder.
Çocuğun otorite figürlerine yazdığı mektuplar ve bu mektupların yanıtsız kalması, kurumsal yapıların bireysel sorgulamalar karşısındaki sessizliğini ve yetersizliğini simgeler.
…
Savaş Bitti, savaşın yalnızca tarihsel bir olay olmadığını, aynı zamanda bireylerin zihinsel ve duygusal dünyalarında kalıcı izler bırakan bir süreç olduğunu ortaya koyar.
Savaşın sona ermesi, fiziksel çatışmanın bitişini ifade etse de karakterlerin taşıdığı travmalar bu sürecin etkilerinin devam ettiğini gösterir.
Şevval Tufan’ın Bianet’teki yazısı

Suların Yükselmesini Beklerken bu büyük evrenin içinde daha dar bir hikâye üzerinden aynı soruları yeniden kurar. Roman fırtınalı bir gecede doktor Babakar’ın bir doğuma çağrılmasıyla başlar.
Reinette’in doğum sırasında ölmesi ve Anaïs’in hayatta kalması, yaşam ile ölümün tek bir sahnede iç içe geçtiği kırılma anını kurar. Bu başlangıç, roman boyunca sürecek etik ve duygusal gerilimin temelidir.
Babakar’ın Anaïs’i sahiplenmesi biyolojik bir bağdan değil, sorumluluk duygusunun yarattığı kırılgan bir zeminden doğar. Çocuğun annesinin ölümüyle geride kalan boşluk yalnızca bireysel bir kayıp değildir, aynı zamanda tarihsel bir kopuştur. Bu nedenle Babakar’ın eylemi kişisel bir karardan çıkar ve daha geniş bir sömürge sonrası kırılganlık alanına yerleşir.
Reinette’in bıraktığı yönelim anlatının eksenini belirler. Anaïs’in Haiti’de büyümesi ve köklerini tanıması gerekir. Haiti burada bir coğrafyadan çok, sömürgecilik, kölelik, yoksulluk ve siyasal şiddetin üst üste biriktiği tarihsel bir hafıza alanı olarak kurulur.
Babakar, Movar ve Fouad’ın yolları bu noktada kesişir. Farklı coğrafyalardan gelen bu karakterler aynı kırılgan dünyanın içinde bir araya gelir ve birbirlerinin geçmişleriyle temas eder.
Roman boyunca yoksulluk, ritüeller, doğa ile insan arasındaki sert ilişki, şiddet, siyaset ve kültürel miras iç içe geçer. Condé bu temaları ayrı başlıklar halinde değil, birbirini besleyen bir yapı olarak kurar.
Karakterlerin geçmişleri ayrıntılı biçimde açılır ve her biri yalnızca bir hikâyenin parçası değil, kendi tarihsel yükünü taşıyan bir özneye dönüşür.
Özlem Sipahioğlu’nun Edebiyat Haber’deki yazısı