Çerçeve | Işık İmparatorluğu – René Magritte
Ç

Belçikalı sürrealist ressam René Magritte’in gündüzle geceyi biraraya getirdiği 1950 tarihli tablosu.

Işık İmparatorluğu  (Empire of Light, 1950)

Heybetli apartmana gece çökmüş. Beyaz lambanın aydınlattığı boş bir sokağın kıyısında, upuzun ağaçların arasına gizlenmiş. Duvarları maviyi hiç unutmayan bir griye boyalı. İkinci katında sarı ışıklar yanıyor. Oysa gün hala gökyüzünde.

Başımızı kaldırdık: Hava açık. Dans eden koyunlara benzeyen bulutlar aşağının karanlığından bihaber. Capcanlı, güneşli bir günün zillerini çalıyorlar. Hayır, sıradan bir gökmavisi değil bu. Hatta gökyüzünde renk bile yok. Geleni de gideni de aratmayacak denli zamansız, kimseye esnemek cesareti vermeyecek bir his var. Hafiflik. Başımızı indirdik: Gecenin örttüğü bir apartman. Karanlıkta fısır fısır konuşuyor. 

Sözcüklerden taşan bir apartman gördünüz mü, dağılıp alfabeden dökülen? Belki de bu yalnızca durup seyredilecek bir apartman. Veya rüya gibi görülecek bir apartman. Bütün sözcükleri dışlayan, anlatıldıkça bozulacak bir şey. Karanlık çimenlerde dikilmişiz ve geceyle gündüze aynı anda bakmak ne güzel. Bu kadar basit. 

Yabancıyız. Bu sokağa hiç varmamıştık. Panjuru kapalı pencereler geceye nasıl da uymuş. Soldaki demir kapı saatlerdir açılmıyor olmalı. Kapkara ağaçlarla çevrili apartman, efil efil rüzgar eserken, uykusunun yüzüncü yılını kutluyor sanki. Ne apartman gökyüzüyle ilgileniyor, ne gökyüzünün derdi aşağısı. Kağıt gibi yırtılıvermişler, ama ayrılık zor. 

Silüetten ibaret ağaçlar yükseliyor, inceliyor, göğe uzanıyor ama günden pay alamıyorlar. Geceye sarılmışlar. İkinci katta, ışıkları yanan evde yaşasak nasıl olurdu acaba? Orada akşam yorgunlukları farklı mı hissedilirdi? Kahvaltının tadı nasıldı? Mesela musluk suyu ne kadar kireçliydi? Peki bir resim hakikaten böyle mi anlatılırdı?

Apartmanın uykusunu bölmeden, ama gökyüzünün de canını hiç yakmadan bekledik. Böyle güzel. Duralım biraz. Sokak lambası bütün anılara aynı anda sesleniyordu. Rotasını şaşırmış bir deniz fenerine benzettik. Sokak sessiz, yutkunsak duyulacak. Hemen önümüzdeki çimenlerde bir kaya duruyor. Orada ne işi var, açıklanamaz. Ama kimse kaldırmaya yeltenmez. Yakışmış ne de olsa. Bir-iki adımda kayaya yaklaştık. Tuhaf, şimdi de devasa bir kaplumbağaya benziyor.  

Sarı sarı ışıkları yanan pencereleri buradan daha rahat görüyorduk. Sokakta in cin top oynuyor, gökteyse mutlu koyunlar dans ediyor. İki uyumsuz, nasıl? Geceyle gündüzün seviştiği havayı ciğerimize çekip, Tanrı, dedik içimizden, ve soğuk kayaya kıçımızı yerleştirdik. Elimiz çenemizde, bir apartmana bir gökyüzüne baktık, bir apartman, bir gökyüzü. Başımız döndü. Hayıflanarak öne eğildik, hah, şimdi tam Rodin’in Düşünen Adam’ına benzemiştik. Göz kapaklarımız ağırlaşıyordu.  

René Magritte: 

‘‘Rüya, uyanıkken yaşanan hayatın bir tercümesiyse, o hayat da rüyanın bir tercümesidir.’’

René Magritte (1898-1967)