Bu yazıyı, canım arkadaşım Elçin Önder’in “Bir de bu konuyu kurcalasana” deyip kucağıma bırakmasıyla yazmaya başladım.
2017’de aynı konuda kendi yazdığı bir makaleyi da paylaştı benimle.
Önce o yazıyı okudum, sonra biraz interneti karıştırdım, biraz da kendimi karıştırdım ve karşıma hayli hassas bir konu çıktı; çünkü neresinden tutsan herkesin canına dokunuyor.
Hem günümüz hayatını ve günümüz gençlerini yakından takip eden hem kendi yaşadıklarını hatırlayan biri olarak, “Bu mesele hakkında ben ne düşünüyorum, ne söyleyebilirim?” diye epey kafa yordum.
Sömestr tatili de başladı… Buyrun bakalım…
Önce çok önemli bir detay
Birincisi, konunun çok önemli bir detayı var ve baştan not etmek lazım bence.
Çoğu zaman iyi niyetle yapılan yanlışlardan bahsediyoruz burada.
Çoğu zaman!
Elçin’in ‘helikopter anne-babalık’ dediği şey, aslında hayli yaygın bir ebeveynlik biçimi.
Çocuk daha yere bile düşmeden dizine üflenen, azıcık bile zorlanmadan önü açılan, hatta daha hata bile yapmadan onun adına karar verilen bir durum bu.
Sevgiyle yapılıyor evet, kaygıyla yapılıyor evet, ‘iyiliği için’ yapılıyor, hadi ona da evet.
Ama sonuçları itibarıyla bana ciddi bir problemi işaret ediyor.
Yanlış anlamayın, ben “Çocuklar kendi hâline bırakılmalı” diyenlerden değilim, ilgisizliği de savunmuyorum kesinlikle.
Ama ilgi ile müdahale, şefkat ile kontrol, rehberlik ile yön vermek birbirine çok karışmış durumda günümüzde.
“Günümüz dünyasında artık böyle oldu” diyorum, diyoruz, ama aslında bu karışıklık benim gençliğimde de vardı ve bilmeliyiz ki bu karışıklığın bedelini aslında çocuklarımız ödüyor.
Çok küçükken İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nde yüzüyordum.
Çocuk kulvarında yüzerken havuzun kenarında, çocuğuyla birlikte yürüyen, kulağına sürekli komut veren anne-babalar vardı.
Çocuk yüzmüyor da kulaçlarını anne ve babası atıyordu sanki.
Daha o yaşta bir tuhaflık olduğunu hissederdim.
İstanbul Atlı Spor Kulübü’nde senelerce ata bindim, yüzlerce müsabakaya girdim.
Aynı manzarayı birçok kez orada da gördüm.
Çocuğun binişini ya da yarışını izlemek yerine, onun yerine hayalen binen ya da yarışan anne-babalar…
Tribünde değil, çocuğunun zihninde oturan ebeveynler…
Bir gün, çok iyi bir ata sahip ve o atla Türkiye şampiyonu olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılan bir arkadaşıma, şampiyon olamadı diye müsabaka çıkışında babasının tuğla fırlattığına şahit oldum ben.
Abartı değil, mecaz değil, bildiğiniz kırmızı tuğla, hem de kafasına.
O sahne hâlâ gözümün önünde.
Şimdi düşünüyorum da bence kendi hayatı bile yoktu bizimkinin o günlerde.
Yıllar içinde gençlerle daha çok temas ettikçe tablo benim için iyice belirginleşti.
Elçin de adını koyunca bana düşen, bunu hatırlamak, düşünmek ve yazmak oldu.
Karar kası hiç çalışmamış insanların dili
Öğrencilerle, mezunlarla ya da işe yeni başlayanlarla konuşurken aynı cümleler tekrar tekrar karşımıza çıkıyor MSA’da…
“Ne istediğimi bilmiyorum.”
“Yanlış yapmaktan çok korkuyorum.”
“Birisi bana söylesin.”
“Tek başıma karar veremiyorum.”
Bu tembellik değil nihayetinde, umursamazlık da değil.
Ne biliyor musunuz?
Bu aslında karar kası hiç çalışmamış bir insanın dili.
Çünkü çocukluğundan itibaren onun yerine düşünen, onun yerine seçen, onun yerine düzelten ve onun yerine yöneten bir sistemin içinde büyümüş.
Helikopter dedikleri ebeveynlik de herhalde bu olsa gerek.
Çocuk, kendi başına bir birey olarak değil, sürekli korunması gereken kırılgan bir proje gibi görülüyor olmalı anne ve babasınca; başka türlü bir açıklama bulamıyorum.
Oysa çocuk dediğimiz şey kırılarak güçlenen, yanılarak öğrenen, düşerek ayağa kalkmayı keşfeden bir canlı olmalı.
Düşmesini engellersek, yanılmasını düzeltirsek, ayağına değecek her taşı önceden temizlersek büyüdüğünde ne yapar bu çocuk, nasıl tutunur hayata?
Tutunma kası gelişmez ki.
Kimin iyiliği için?
Biraz da internet parçalayayım size…
Psikolojide net bir anlatımı varmış bunun, pediatrist ve psikanalist Donald Winnicott’un meşhur kavramıymış: “Yeterince iyi anne-baba.”
Mükemmel değil, her şeyi yapan değil; çocuğun baş edebileceği kadar zorluk bırakan ebeveyn.
Winnicott diyor ki çocuk ancak hayal kırıklıklarıyla karşılaştığında gerçeklikle temas kurabilir. O temas yoksa benlik de gelişmez.
Bir de psikolog Carol Dweck’in ‘growth mindset’i diye bir şey varmış.
O da diyor ki: “Çocuğu sürekli korumak, çabasını değil sonucunu ödüllendirmek, özgüveni arttırmaz, aksine kırılgan hâle getirir.”
Çünkü çocuk şu mesajı alırmış: “Ben tek başıma yapamam, birileri olmazsa eksiğim.”
Bunu bilinçli olarak tabii ki öğretmiyoruz; ama davranışlarımızla aktarıyoruz ve davranış denen şey söylenenden çok daha güçlü bence çocukların zihninde.
Bu tür anne-babalar genelde şunu söylüyordur kendilerine sanırım:
“Ben onun iyiliği için yapıyorum.”
Doğru.
Ama ben de sana sorarım: “Onun diyorsun ama kimin iyiliği için aslında?”
Senin kendi tatminin için olmasın sakın?
Çünkü çoğu zaman hikaye çocuk değil, ebeveynin korkusu ya da tatmini.
Aman başına bir şey gelmesin, üzülmesin, geride kalmasın, eksik hissetmesin.
Ama hayat dediğimiz şey zaten tam olarak bu duyguların içinden geçerek öğreniliyor.
– Üzülmeden dayanıklılık da olmuyor.
– Hata yapmadan öğrenme de olmuyor.
– Eksik hissetmeden gelişme de olmuyor.
Ya da başarsın, kazansın, akranlarının arasında hep en iyi olan olsun, ama bunun bedelini ne zaman ve nasıl ödeyeceğini kimse konuşmaz.
Çünkü,
– Sürekli kazanması beklenen çocuk, kaybetmeyi öğrenemez.
– Hep güçlü olması beklenen çocuk, kırılganlığını tanıyamaz.
– Sürekli yön verilen çocuk, yönünü kaybettiğinde ne yapacağını bilemez.
İyi niyetli ama tehlikeli
Biz çocukları bu süreçlerden ‘korurken‘ hayata hazırlamıyor, aksine adeta hayattan saklıyoruz.
Sonra üniversite çağına gelmiş gençler, telefon açamıyor, biriyle konuşamıyor, bilet alamıyor, yumurta kıramıyor.
Çünkü bugüne kadar onun adına hep birileri yapmış bunları.
CV’sini yazan ya da aracısı olanını biliyorum da çocuğunun iş görüşmesine giden anne-baba duydum ben; şakadır umarım.
İyi niyetli ama tehlikeli bir nokta burası.
Çünkü çocuk bir yerde hayatının öznesi değil, seyircisi hâline geliyor bu şekilde.
Şunu net olarak buraya yazmak istiyorum:
Çocuklarımız için yapabileceğimiz en iyi şey onları hayata karşı güçlendirmek.
Her şeyini yapmak değil, hele hele her adımını kontrol etmek hiç değil.
Rehber olmak başka, direksiyon başına geçmek başka.
Yol göstermek başka, çocuğun yerine yürümek ise bambaşka.
Elçin’in ‘helikopter ebeveynlik’ dediği şey çocuğun hayatını kolaylaştırmıyor, çocuğun hayatını erteliyor aslında.
Erteliyor, erteliyor, erteliyor, sonunda da duvara toslatıyor.
O yüzden belki de bugün anne ve babalara söylememiz gereken en kıymetli cümleler…
Bir adım geri çekilelim.
Düşmesine izin verelim.
Yanılmasına izin verelim.
Kaybetmesine izin verelim.
Canı sıkılsın, kendi çözsün.
Zorlansın, kendi aşsın.
Çünkü çocuklar aslında biz tuttuğumuz için değil, biz bıraktığımızda yürümeyi öğreniyor.
Bence, hayata tutunabilen, sorumluluk alabilen, üretebilen ve mutlu olabilen bireyler de ancak böyle yetişiyor.
Önemli olan ‘devamlı yardımcı anne-baba olmak’ değil, çocuğun kendi hayatını yaşayabilmesine cesaret edebilmek.
Zor, tahmin edebiliyorum.
Ama gerçek sevgi biraz da bunu gerektiriyor sanırım.